4 Haziran 2016 Cumartesi

Fetih Ruhu

Fetih Ruhu

Merhaba dostlar.

Fetih, bizim genlerimizden gelen bir özelliğimiz olmalı. İslam’la birlikte bu ruh ulvi bir anlam kazandı. Bu ruhu taşıyan çok az milletten biri olduğumuzu düşünüyorum. Fetih ruhunu taşımamız hasebiyle belki de başka alanları ihmal ettik ve kayıpları da beraberinde taşıdık bu yüzden. Bu da mevzunun diğer bir boyutu.

İstanbul’un fethinin 563. Yıldönümünü 29 Mayıs’ta kutladık. İstanbul’un fethi 1910 yılından beri kutlanmasına rağmen daha çok son beş yıldır devletimizin de öncülüğünde daha da görkemli bir şekilde kutlanmaya başlandı.  Ayasoyfa’nın ibadete açılma beklentisi canlılığını sürdürüyor. Ramazan ayının iftar programlarının 30 gün boyunca Ayasofya’dan yapılacağı söylendi. Müslümanlar için Ayasofya’nın ibadete açılması muhakkak bir sinerji oluşturacaktır. Üzerimizdeki kara bulutların kalkmasına katkısı olacaktır ama tek başına her şey değildir. Tarihi diziler, filmler, ardı ardına gelen büyük projeler, 2023 hedefleri derken iyiye doğru bir gidiş hali var. Oluşan bu sinerjinin karşısındaki karşı duruşları da göz ardı etmememiz gerekiyor.

İnsanımızın gönül dünyasına hitap eden mehter marşı başta olmak üzere, Diriliş Ertuğrul dizisindeki bazı karakter oyuncuların gösterişli giysileriyle kutlamalarda arzı endam etmeleri, muhteşem başka görüntüler derken bizi yüzyıllar öncesi ecdadımızın görkemli yıllarına götürdü ister istemez. İstanbul’un fethi kutlamaları daha çok bayramlar nasıl kutlanmalı düşüncesinin ipuçlarını bizlere fazlasıyla vermektedir. Milletin gönlüne hitap edebilmenin ehemmiyetini bir kez daha görmüş olduk.

Ülkemizde hala sesi çok çıkan bir güruh var ki bunlar medeniyetin hep batıdan geldiğine inanırlar. Ecdatlarını geçmiş tarihlerini ne komiktir ki pek kabullenmezler. Kendilerini kalburüstü sanırlar ve ona göre salınırlar ortalıkta. Çok etkindirler nedense. Sadece Artemis’i, Eros’u, Zeus’u, Roma’yı, Bizans’ı, şarabı, Keops’u, Antik çağı vs. bilirler ya da öyle bilmek isterler. Osmanlıyı, Selçukluyu, Türkleri ve Müslümanları pek bilmezler ya da bilmek işlerine gelmez. İstanbul’un fethini görmemeye çalışırlar. Bunlara karşı önyargılı değilim ama efsanelerde kaybolmalarına üzülmüyor değilim aslında. Ülkemizde azınlıkta olsa sesi çok çıkan bir güruhu her ne şartta olursa olsun memnun edemezsiniz. Bunlar İngiltere kraliyet düğününe methiyeler dizerler. Sıra gelir bizdeki düğünlere pekala veryansın ederler. Uç bir bakış açısı ama ülkeler arasında mübadele gerekiyor belki de.

Neyse biz konumuza geri dönecek olursak, son üçyüz yıldır durağan ve uyuyor durumunda olan bizlerin fetih ruhu ile birlikte dünya üzerinde etkin ve sözü geçen bir millet olmamız gerekiyor. Özellikle dünya Müslüman milletleri için çokta gerekli bir durum bu. İnsanlığın sorunlarının çözümünde de bizlerin rol alması gerekiyor. Egemen güçlerin dünya üzerinde gerçekte egemen olmadıkları sadece savaşlara ve gözyaşlarına sebep olduklarını bütün insanlık görüyor ama görmemezlikten geliyor. Biz yaşlar belki göremeyeceğiz ama elli yıl sonra dünyadaki dengelerin çok değişeceğine inanıyorum. Bu günün dünyasından çok daha farklı bir dünya bekliyor torunlarımızı. Bütün gayretimiz, torunlarımızın kucaklarında bulacakları yenidünyanın çok daha iyi olması yönündedir.

Fetih ruhu, tam bağımsızlığı getirecektir. Ayaklarımızdaki bütün prangaları kırıp kendi ayaklarımızın üzerinde yürümemizi sağlayacaktır. Fetih ruhu, çok çalışmayı, yerli sanayiyi, yerli üretimi beraberinde getirecektir. En önemlisi de kendine güven duygusunu geliştirecektir. Müslüman halkların sıkıntılarına gerçek anlamda dertlerine deva yine biz Müslümanlar bulacağız.

Fetih ruhunu yaşatabilmek için kültür alanındaki hurafeleri, yanlış uygulamaları kaldırarak insanımızın tabiatına, dinine kimliğine uygun olanları desteklemek geliştirmek ve yaşatmak gerekiyor. Batıcı dayatmalardan ve kültür emperyalizminden ancak bu şekilde korunabiliriz. Özenti halinden uzaklaşmamız ve kimliğimizi, insanımızı küçük görme hastalığından kurtulmalıyız. “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi hamasi duygulardan sıyrılıp gerçekçi bakış açılarıyla fetih ruhunu canlı tutmamız gerekiyor.

Fetih ruhunu canlı tutabilmek için, semboller elbette ki olacaktır ama önemli olan amaç ve sonuçtur. Türk İslam medeniyetine büyük katkılar yapmış, imparatorluk kurmuş ceddimizden ilham alarak başsız olan Müslümanların sorunlarına çareler üretebilmeliyiz. Yüreğimizde taşıdığımız fetih ruhu uyanışımızı tetikleyecektir. Bizler büyük bir İmparatorluğun mirasçılarıyız ve bunun gerekliliklerini yerine getirebilmeliyiz.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 08 Haziran 2016 - Yazı No: 103
İrade Gazetesi-Fetih Ruhu-İlkay Coşkun-08.06.2016

17 Mayıs 2016 Salı

Karga İstilası

Karga İstilası

-Kargalar Bahçenizde Devlet veya Üs Kurmaya Çalışırsa-

Nasıl böyle bir şey olur demeyin. Bende inanmazdım ama inanır oldum artık. Bahçenizi kargalar sararsa, bahçe içinde sana saldırmaya başlarlarsa birde üstüne üslük yakınındaki yoldan geçenlere saldırırlarsa kaygı duyup önlem alma ihtiyacı hissedersiniz.

Televizyonda gülümseyerek böyle olaylar seyretmiştim. İlk başlarda bende olayları gülümseyerek izliyordum. Zaman geçtikçe işin ciddiyeti artmaya başladı. Artık kargalar ciddi ciddi zarar vermeye başladı bahçeye akabinde çevreye. Akşam yatağıma başımı koyunca çoluk çocuk dahil uyuyamamaya başladık. Allah’ım, bu ne ses ne hareketlilik. Sanki bir sonraki gün yapacakları olayları planlıyor kargalar.

'Ne yaparım'ın düşüncesindeyim. Ola ki çok daha ciddi bir sıkıntı, yaralanma olayı dahi olabilir. bu durumda -ben ne yaparım-ın getirdiği birde böyle bir sorumluluk duygusu var ve insan o anda bir çok şey düşünür. Başkasından yardım alsam neme lazım, bahçeme zararları olabilir. Başka ağaçlarım, özellikle meyve ağaçlarımın zarar görmesine neden olabilirler gibi. Olmaz olmaz bu sıkıntıyla beraber bahçemi, evimi elimden bile alabilirler bunu bahane gösterip. En iyisi bu sorunu kendimin çözmesidir derim sonunda.

Önceden de bahçemde kargalar olurdu diğer birçok kuş olduğu gibi. Zarar vermeden bahçemde arzı endam ederler, ağaçlardaki yemişlerden yerler. Bahçede salınırlardı. Nereden çıktı bu kargaşa, bu curcuna.

“Kargalar bahçenizde devlet kurmuş, üs kurmuş” sözünü komşum söylemişti. Kahkaha atarak gülmüştük. Ama şimdi durum değişti, olay ciddileşti. Bin yıldır atalarımdan bize kalan bir bahçede ayrıca çocuklarımın da hakkı var. Ne emekler verildi, ne zorluklar çekildi bu bahçe için. Bahçe sadece benim değil ki. Bizlerin, bahçede ki bütün kuşların, bütün mahallenin de bahçesi değil mi? Yok hayır diğer cins kuşlarda kargaların takındıkları durumu alırlarsa, onlarda bahçemizi istila etme yoluna girerlerse halimiz nice olur. Yemiş ağaçlarımın hali ne olur. Düşündükçe bir hal alıyorum.

Ne olacaksa olsun artık. Çevreden de çokça şikayet gelmeye başladı. Gün geçtikçe kalabalıklaşmaya başladılar. Zannedersin bütün dünyanın vahşi kargaları bahçeme toplanmaya başladı. Olay uluslar arası bir hal almaya başladı. Dağdan gelip bağdakini kovmak gibi bir hal idi bu. Kargaların hâkimiyetinden dolayı başka da kuş görememeye başladım bahçemde.

Komşularımdan farklı sesler duyulur oldu. Dost bildiklerim düşmanca tavırlar içine girdiler. Kimi uzak komşularımdan destek sözleri duymaya başladım. Hatta kimileri buraları terk etmemi dahi söyleme cüretine giriştiler.

Büyük annemden duymuştum. “ev üstüne ev olmaz” sözünü. İlk baştan anlamamıştım ne demek istediğini. Şimdi daha iyi anlıyorum. Bazı komşularımın ilgisizliğini de gördükçe, rahmetli dedemin çok kullandığı, “el elin danasını ıslık çalarak arar” sözünü hatırlıyorum.

Sebat lazım, sabır lazım, güçlü olmak lazım, planlı hareket lazım türünden birçok düşünceyle iç içeyim. Ev içerisinde de çatlak sesler çıkmaya başladı üstelik. Sürtüşmeler, ikilikler baş göstermeye başladı. Yapacaklarım noktasında sağlam kararlar almalıyım. Bıçak kemiğe dayandı.

Ümidi kırmamak gerekir. Devir, sağlam ve kararlı durma zamanıdır. Aile içinde konuşarak güç birliğini muhafaza etmemiz gerekir. Kargalar ne kadarda zarar verseler bahçenin tapusu benim üzerimde. Şunu biliyorum ki biz aile olarak güçlü durur isek bir yerde kargalar ve yaramaz komşular pes edeceklerdir. Mevsimler gelecek, mevsimler geçecek. Zaman birçok şeye ilaç olacak. Sebatlı olarak ve çok çalışarak gücümüzü muhafaza etmeliyiz. "Bir olalım, iri olalım, diri olalım" felsefesi Anadolu'nun bağrından çıkmadı mı? 

Türk'üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle doğulusuyla, batılısıyla bizi biz yapan kültürümüzle, müslümanlığımızla uyanık ve birlik içerisinde mücadeleye devam.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 01 Haziran 2016 - Yazı No: 102
İrade Gazetesi-Karga İstilası-01.06.2016-İlkay Coşkun

Taşra Mevzusu

Taşra Mevzusu

Merhaba dostlar.
 
Taşra ve merkez tanımlaması veya ayrışması birçok alanda söylene gelmektedir. Daha çok devlet kurumları için taşra ve merkez tanımlaması yapılır. Bunun dışında merkez dergileri ve taşra dergileri sınıflaması da yapılmaktadır.  Hukuki olarak başkent dışındaki yerleşim yerlerine taşra denir. En gelişmiş şehrimiz İstanbul dışındaki yerlere de taşra denir. Her medeniyetin, her ülkenin kendine göre taşra sınıflaması vardır. Bu tarz ayrıştırmaları çok doğru bulmam esasen. “Taşra” kelimesinin itici bir boyuta da vardır aynı zamanda. “Gece kondu” kelimesi gibi fakirliği, mahrumiyeti, medeniyetten uzaklığı çağrıştırır insanlara.
 
Taşralılık bakirliği de imler aynı zamanda. Az dokunulmuşluğun getirisi olan doğallığı yansıtır. Yanık yüreklerde de taşralılık vardır. “taşralı bakış açısı” “taşralı ruh hali” gibi birçok tanımlamalar günlük konuşmalarımıza da yansır. Burjuva ile halk arasındaki sınıf ayrılığında, “halk”ı taşrada bulursunuz. Yerellik, yerlilik ifadeleriyle de yakınlığı vardır. Yerel halk , yerel düşünce gibi birçok sıfatlandırmalar da vardır. Pragmatist düşünce anlayışında olan insan için merkez ve taşra ayırımına ihtiyaç duyulmuş da olabilir. Daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylü sınıfı ile bunun dışındaki işlerle uğraşan şehirliler arasındaki farklılıkları göstermek için yapılır bu sınıflandırma.
 
Kamuda yönetim üstten alta doğrudur. Bu sistemde taşra, yönetilen ve emir verilendir her zaman. Bizim gibi ülkelerde yönetim üstten aşağıya doğru olduğu için taşralık gerçeği daha görünürdür. Yönetimi daha çok alttan destekleyen sistemlerde taşralık ve merkez arasındaki makas daha dardır. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde merkez çok hızlı ve dengesiz büyümekte taşra ise bunun yanında çok geride ve birçok şeyden mahrum kalmaktadır. Bu büyüme kültür boyutuyla da farklılık arz eder. Şehirlerde hayat hızlı akarken taşrada hayat daha sakindir ve yavaş akar. Daha çok yaşa-konuma-anlayışa göre şekillenen tercihlerde değişkenlik gösterir. 

Merkezde yarışlar daha çetindir, taşrada ise yarış daha kolay ve makuldür. Başkentte ki bir okulun giriş puanı çok yüksek iken taşrada ki aynı ayar okulun puanı daha düşüktür. Bu nedenle istenilen puanları alamayan öğrencilerin tercihleri taşra üniversiteleri olmuştur her zaman. İstenirse bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
 
Merkezlerin genel müdürlüklerinde çalışan bir memur ile taşranın bir kasabasında görev yapan memuru tasavvur edin. Merkezde olmanın, tabiri caizse suyun başında olmanın avantajları kadar, küçük şirin bir kasabada çalışan insanın daha farklı avantajları da vardır. Ülkemizdeki tercihler genelde merkeze yani bir anlamda daha gelişmiş olana doğru olduğu için taşra bu bağlamda pek tercih edilmez ve istenmez. Bunda daha çok iş, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlara daha çabuk ve daha geniş olanaklara ulaşılabilme isteği rol oynar.
Edebiyat dünyasında da merkez ve taşra kelimelerini sık sık duyarsınız. Bu dergi taşra dergisi, şu dergi merkez dergisi gibi türünden ayırımlar yapılır. Burada taşralık, az gelişmişliği, küçüklüğü, zayıflığı, çelimsizliği ifade eder. Ben buna katılmıyorum. Sonunda merkez denen şey neyse, merkezi de taşra beslemiyor mu? Katalizör görevi taşra değil mi? Taşra olmadan merkez olabilir mi? Türünden onlarca soru sorulabilir. Taşra dergisi olarak nitelendirilen bir dergi çok iyi ürünler sunabilir ve merkez denen dergileri birçok yönden geride bırakabilir. Peki o zaman taşralı olarak nitelendirilen dergi merkez dergisi mi olacak? 
 
Hani çok bilindik bir hikaye anlatılır ya. Bir gün, zengin bir adam küçük oğlunu ücra bir köye götürerek insanların ne kadar fakir olduklarını göstermek ister. Köyde fakir bir ailenin yanında bir süre kalırlar. Şehre, kendi konforlu evlerine geri döndüklerinde, baba: 
_"Gezi nasıldı?" diye sorar. 
_"Çok iyiydi baba" 
_"Gördün mü insanların halini? 
_"Evet" cevabını alır baba. 
_"Neler öğrendin peki" diye sorar evladına.
 Evlat da: 
_"onların sahip olduklarıyla bizimkileri karşılaştırdım baba" der çocuk ve söyle devam eder. 
_"Bizim evimizde bir tane köpeğimiz var, onların birden çok. Bizim bahçenin ortasına doğru uzanan bir havuzumuz var, onların ise uzun dereleri. Bizim bahçede lambalarımız var, onların ise sayısız yıldızları. Bizim çimenlerimiz bahçe duvarına kadar uzanıyor, onlarınki ise ufka kadar" 
Çocuk konuşmasını bitirdiğinde, babası bir şey söyleyemez. Çocuk devam eder.
_"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için teşekkür ederim babacığım" der çocuk. 

Bu tarz sınıflandırmalar yapılsa da her zaman doğru bir sınıflandırma değildir ve bu gibi kişisel bakış açılarına fazlaca takılmamak gerekir. Bu ifadelerin birini göklere çıkarmak diğerini kötülemek bizlere bir şey kazandırmaz. Sonuçta önemli olan insanın mutluluğu ve güzel yaşamasıdır. İnsan, sağlıklı, mutlu, özgür hayatı nerede buluyorsa onun için geçerli yer orasıdır. Bunun adı şehir olmuş, köy olmuş, taşra olmuş, merkez olmuş hiç fark etmez.
 
Sağlıcakla kalınız.
 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 25 Mayıs 2016 - Yazı No: 101
İrade Gazetesi-Taşra Mevzusu-İlkay Coşkun-25 Mayıs 2016

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Yenilgi

Yenilgi

“Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır. Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır” (Sezai Karakoç- Sürgün ülkeden başkentler başkentine)

Üstad Sezai Karakoç’un değimine göre yenilgiler zaferlerin ön adımlarıdır, her zaman öncü olmuştur. Yenilen insan çoğu kez hırs yapar. Yenilgi, olumsuzluğu, geride kalmışlığı, kaybetmişliği imler. Üzüntü, sancı, kaygı gibi olumsuz duyuları beraberinde taşır. İnsan hezeyanının inkişaf halidir yaşanan. Yazımdaki amaç yenilgiyi, kaybı övmek değil kesinlikle. Yenmek ve yenilmek eylemleri ip çekme yarışması gibi yarışsal bir sonuç değildir sadece. Yanlışa giden yoldan ziyade başarmaya giden yolları, istikameti gösterir. Yanlış yoldan giden bir insan eğer yanlışını görür ise doğru yolu bulma olasılığını artırmış demektir.

Bazı yenilgiler “Bir musibet bin nasihatten daha iyidir” türünden dersler de taşır. Gerileme ve durağan halleri tercüme edip “kendine gel” sarsıntısını yapar ve silkeler muhatabını. Denenmişlik ve tecrübeyi de beraberinde taşır. Her yenilgi ve her engel, başarmayı fişekleyecek ve yaşam koşullarını daha da iyileştirecek büyük bir fırsattır değerlendirebilenlere. Amiyane tabirle "Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesidir" anlayışı bu anlamda önemli bir tespittir.

Yenilgiyi benimsemek ve uzun süreli kabullenmek çoğu zaman daha çok negatiflik ve olumsuzluk pompalar. Biz Müslüman âleminin yaşadıklarını bu noktada değerlendirmek gerekir. En basit haliyle hac ve umre organizasyonlarında dahi para, dolar veya euro olarak toplanması biz Müslümanların ekonomik anlamda yenilgiyi baştan kabullenmiş görüntüsü vermemize neden oluyor. Bunun gibi müstemleke bakış açılarını terk edip enerjimizin, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin farkına varmamız gerekiyor. Birbuçuk milyar olan dünya Müslüman nüfusunun gücüne inanmamızın zamanı gelmedi mi? Atalarımızın değimiyle “pekmezin olsun yeter ki sineği ta Bağdat’tan gelir” sözündeki gibi her daim beklentiyi ve özgüveni taşıma vaktidir diye düşünüyorum.

Yenmek, başarı kazanmak çoğu kez rehavet getirir insana. Sarhoşluk verir. Yarışmak ve kazanmak ahlaki, insani, vicdani, adalet çerçevesinde olursa çok kıymetlidir. Yoksa kazanılan zafer zulüm getirir, hayır getirmez. Dünya ve ahiret dengesini kuramayanlar için istikamet daha çok yaşanılan dünya boyutuyla tek taraflı kalmaktadır. Bu da dengeleri kökten sarsmaktadır. Ölüm gerçeğini, sorgu sual gerçeğini göz ardı ederek yaşayan insan her yolu mubah görmekte ve bu felsefede hareket etmektedir. Zulümden taraf olmayan insan ise zulme karşı koyabilecek güçte olmalıdır. Egemen güçlerin bakış açısına göre dünya üzerinde ki sorunların sorumlusu Müslüman âlemi gösterilirken neden hep Müslümanlar zulüm görüyor? Neden ölümleri genelde Müslümanlar yaşıyor? Tüm bu sorulara kafa yormamız ve nedenlerini sorgulamamız kaçınılmaz artık. Dünya insanının, başkasının musibetin de eleştiren, kendi savaşında aslan, başkasının kavgasında sus pus kesilen yaklaşımından kurtulması gerekiyor. Hümanist ve hüznü-zan anlayışları bu anlamda daha çok kıymetli, evla olduğunu görmeliyiz. Bütün insanlar, acılarını bir havuzda toplayıp ortak üzülme birlikteliğini sağlayamadıkları müddetçe insanlığın ne yarası diner ne de yaraları kabuk bağlar.

Yaşadığımız şu ölümlü dünyada kim neyi kazanıyor kim neyi kaybediyor belli değil. Egemen güçler hep kazanıyor gibi gözükseler de, kayıpları da öyle çok ki. Rehavetten sıyrılmış tembelliğini üzerinden atmış Müslümanların kendine has bakir hasletleri, seküler dünyanın gelişmişliği yanında yeni bin yıla hazırlayıp tekâmülünü sağlayacak çok önemli bir avantajdır. Çok çalışarak, sabır ve tevekkül halinde hakkın ve adaletin yanında olmamız, dünya üzerindeki birçok sorunun çözümünde anahtar rolünü bize verecektir.

Yenilgi içerisinde olan insan yeter ki bu yenilgiden gerekli derslerini çıkarsın. Yeter ki insanın içinde o ruh olsun. O kararlılıkta olan insan yalın ayaklarıyla bile büyük medeniyetini kurmak için yola koyulur ve büyük medeniyetini inşa eder.
Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 18 Mayıs 2016 - Yazı No: 100
İrade Gazetesi-Yenilgi-İlkay Coşkun-18 Mayıs 2016

---------------------------------------------------------------------------------------------
İrade Gazetesi - PDF Kitap - İlkay Coşkun
--

5 Mayıs 2016 Perşembe

Meteoroloji Lisesinin 25.Yıl Buluşması

Merhabalar

Arkadaşlarımızdan Ankara Analiz Şube Müdürlüğünde görev yapan Dr. Levent Yalçın ve Antalya Bölge Müdürlüğünde görev yapan Mühendis Murat Güler kardeşimizin emekleriyle Antalya'nın Kemer ilçesinin Göynük beldesinde bulunan Kilikya Palas otelinde 29-30 Nisan-01 Mayıs 2016 tarihlerinde üç gündüz iki geceyi kapsayan bir zaman diliminde bir araya geldik. 1991 yılında mezun veren 80 lise arkadaşımızdan yarısına yakını buluşmada yer aldı.

Dile kolay, yirmi beş yıldır görmediğimiz arkadaşlarımız vardı içlerinde. Etkinliğimize katılan arkadaşların birçoğuyla zaman zaman gerek kurslarda gerekse de beraber mesai yaptığımız arkadaşlarımız olsa da orada olan arkadaşlarımın yarısından fazlasını okul yıllarından sonra ilk kez görüyorduk belki de.

Bir zamanların 12-13 yaşlarındaki biz çocuklar şimdi kırklarını devirmiş olarak buradaydık. Az çok göbekler görünür olmuş. Birçoğu baba olmuş. Yirmili yaşlarda çocukları olan arkadaşlar var. Belki de torunu olan veya torununu yakın zamanda kucağına almaya başlayacak babalar var. Bekar olan arkadaşımız yok denecek kadar az. Boşanıp yeni evlilikler yapan arkadaşlarımız olmuş.  Arkadaşlarımın, lisedeki başarılarının üzerine birçok başarılarını katarak bir araya gelmenin haklı gururunu yaşadık. Sonradan Meteoroloji’den ayrılan üç arkadaşımız vardı. Doçentimiz, doktorumuz, Daire başkanımız, Müdürlerimiz, mühendis ve teknik arkadaşlarımız var içimizde. Bu sıfatlarımızın orada hiçbir ehemmiyeti yoktu aslında. Sabahın ilk ışıklarına kadar sohbetlerimizi ettik. Özellikle Necati Kızıler kardeşimizin uzun uzun anlatımlarını dinledik. Yerine göre siyaset, yerine göre şuan ki işlerimizi konuşsak da geçmişi yâd etmek adına daha çok yirmi beş sene öncesini konuştuk. İlk günün akşamında otel salonunda bütün arkadaşlarımızla bir araya geldik ve tek tek söz alarak kısa konuşmalarımızı gerçekleştirdik. Lise sonrası süreçleri özetleyen kısa ama güzel konuşmalardı. Sıraya girerek vedalaşmalarımız ise ayrı bir güzellikte idi. Orada bulunan arkadaşlarımızla olan tanışıklığımız, dört senelik lise dönemimizi de katarsak yirmi dokuz yıla dayanıyor. Dile kolay çeyrek asırdan daha fazla bir süre. Uzun sayılabilecek bir ömür dilimi yani.

Buluşmamızın en önemli kısmı okul anılarımızdı tabii ki. Yaramazlıklarımız, hocalarla ve birbirimizle yaşadığımız anılar, dayak yemelerimiz ve daha nice yaşanmışlıklarımız. Buluşmamızda muhabbetlerimizden arta kalan zamanlarımızda denize, havuzlara girdik. Plaj voleybolu oynadık. Bol bol yendi içildi. Hatta otelin yemekhanesinde, okuldaki meşhur, “Tanrımıza hamdolsun, milletimiz Varolsun, afiyet olsun” duamızı dahi yaptık. Lise yıllarımızdan gelen bir araya gelip birbirimizi havuza habersiz atma aktivitemizi dahi gerçekleştirdik. Göbekleri çıkmış, bel fıtığı problemleri nükseden birçok arkadaşımız olduğundan ünlü “Uzuneşek” oyununu oynamaya cesaret edemedik ne yazık ki.

Bir iki gün daha vaktimiz olsa idi keşke dediğimiz anlar çoktu. Tabiat yürüyüşü, tekne gezintisi, yakın çevre turistlik geziler gibi aktiviteleri gerçekleştirmek için birkaç güne ihtiyaç duyduk açıkçası. Az sayıda da olsa vakti olan bazı arkadaşlarımız etkinlik sonrası bu bahsettiğim etkinlikleri yapmak için bireyselde olsa tatillerine devam ettiler.

“İnsanoğlu yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözümüzün canlı örneğini yaşadık bir aradayken. Birçok arkadaşımızda bunu açıkça gözlemlerken yüzümüzde güzel gülümsemeler yer aldı.

İçimizden bir gurup arkadaşımızın yazın tekne turu düzenlediklerini uzunca bir süredir her sene bu faaliyeti yaptıklarını biliyoruz. Bu seneki yirmi beşinci yıl buluşma etkinliğini iki veya üç, en fazla beş yılda bir yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ve son olarak bütün arkadaşlarıma sağlık, huzur, mutluluk ve uzun seneler diliyorum. Yeni buluşmalarda 1991 mezunu bütün arkadaşlarımla devrelerimle buluşmayı, bir arada olmayı diliyorum. Buluşmaya gelen arkadaşlarımın isimlerini ve çalıştıkları yerleri bu yazıma izninizle iliştirmek istiyorum.
Dr. Levent Yalçın-Ankara / Mühendis Murat Güler – Antalya / Tekniker Ali Aydın – Akhisar / Ali Olcay Demirel – Hopa / Mühendis Alpay Kaptan – İzmir / Tekniker Cengiz Büyükdığan – Isparta / Araştırmacı Emir Ali İz  - Denizli / Tekniker Erdal Yılmaz – Uşak / (Jeofizik) Doçent Ergin Ulutaş – Kocaeli Üniversitesi / Mühendis Güntekin Doğan – Isparta / Tekniker Halil Erbay – Manisa / Tekniker Hasan Sedat Tepe – Balıkesir / Tekniker Hüseyin Evmez – Konya / Üniversite- Hüseyin Karaduman – Afyon / Mühendis Kemal Uğur – Çanakkale / Mühendis İlkay Coşkun – Sivas / Mühendis Mehmet Enes Aydın - Isparta / Mühendis Mehmet Günal – Nevşehir / Mehmet Selçuk Boztepe Şube Müdürü Diyarbakır / Araştırmacı Mesut Aksoy - Adana / Murat Dilli – Nevşehir Kapadokya Meydan Müdürü / Murat Kurnaz – Gemerek Meteoroloji Müdürü / Tekniker Murat Ünver – Bandırma / Mühendis Murat Yücel – Merkez Bankası – Ankara / Tekniker Musa Deveci – Aydın / Musa Işıklı – Uşak Meteoroloji Müdürü / Oğuz Ali Avcı – Denizli Meteoroloji Müdürü / Mühendis Ömer Karagöz – Denizli / Ruşen Özkan – Elazığ Meteoroloji Meydan Müdürü / Mühendis Sadık Eke – Nevşehir / Salih Koç – Daire Başkanı – Meteoroloji Genel Müdürlüğü  Ankara / Serdal Tunç – Genel Müdür - Hollanda şirketi - İstanbul / Tekniker Şemsettin Pala – Kırklareli / Tekniker Tahsin Şahin – Ordu / Mühendis (eski müdürlerden) Yurttabir Özel – Adana / Necati kızıler (1990 mezunu) Cihanbeyli (Konya) Meteoroloji Müdürü.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 11 Mayıs 2016 - Yazı No: 99

İrade Gazetesi-Buluşma-İlkay Coşkun-11.05.2016

26 Nisan 2016 Salı

Kültür Politikamız

Kültür Politikamız

Merhaba dostlar.

Kültür politikalarımız daha çok cumhuriyetin ilanı ile belirlenmeye başlanmış gibi gözükse de, bin yıllık Anadolu serüvenimiz ve hatta Orta Asya’dan gelen kültürümüz, gen kodlarımızda yerini almıştır. Yazımda, kültür politikalarımızın doğrusu yanlışı, dünü bugünü gibi kıyaslar yapmak yerine, bu gün ne durumdayız konusuna eğilmek en doğru olacaktır.

Başta Kültür Bakanlığımız olmak üzere, yerel yönetimler, kültürel faaliyetlerde bulunan dernekler, sivil toplum örgütleri, okullar ve kültür sanat, edebiyat, müzik gibi çok geniş alanda faaliyet gösteren sanatkârlar kültür politikalarından direk etkilenmektedirler. Karnını doyurmuş, güvenliğini sağlamış, eğitim, hastane gibi hizmetleri alabilen insanlar ancak kültürel faaliyetlerde bulunmaya başlarlar. Kültürel faaliyetler, ihtiyaç anlamında geri planda diyebiliriz. Kültürel gelişme, zorunlu ihtiyaçlarını genel anlamda çözmüş bir toplumun gelişmişliğini ve medeniyet seviyesini gösterir ayrıca.

Kültür Bakanlığımızın bütçeden aldığı pay son yıllarda artma eğiliminde olmasına rağmen, daha da yetersiz olduğu hepimizce malumdur. Kültür Bakanlığı’nı tek başına tasavvur etmeden, destekleyici unsurlar, sponsorlar kanalıyla birçok kültürel faaliyet destek bulabilir. Örnek verecek olursam, yakın bir zaman önce Gaziantep Zeugma müzesini gezme imkânı buldum. Müzeye girişte ve müzenin işlevini sürdürmesi noktasında hep bir bankanın ismini ve desteğini işittim. Aynen bunun gibi kültürümüzün, medeniyetimizin, özellikle yerel değerlerimizin bir noktaya gelmesi için desteklenmesi gerekiyor. Bunu da sadece devlet eliyle beklemek doğru olmaz.

Son yıllarda yapılan kültür merkezleri, kütüphaneler vs. bizlerin umudunu artırıyor ama bu merkezler işlevlerini tam anlamıyla yapmadıklarını düşünüyorum. Şehir kültürünü ve yerel kültürleri canlı ve yaşıyor konumda tutma anlamında yetersizlikler olduğu aşikâr. Restorasyon yapayım, çağa adapte edeyim derken kültür, erozyona uğrayıp bir süre sonra kaybolup gidebiliyor. Uç bir örnek vermek istiyorum. Eğer bir yere elektrik götürünce oradaki kültürel doku bozulacaksa, gerekirse o yere elektrik dahi götürmemek gerekir. Kültürü korumak demek bazen hiç dokunmamayı da gerektirir. Özellikle devletimiz geliştirdiği kültür politikalarıyla, erkini kullanarak tek tip insan yetiştirme gayretinden vazgeçmelidir. Zoraki kültür dayatması içerisinde hiçbir güç odağı olmamalıdır. Bu çabalar daha çok yapay sonuçlar doğurmaktadır. Sanatı ve sanatçıyı belirli kalıplara sokmamak gerekiyor. Sanat ve sanatçı bu bağlamda özgür olması gerekir.

Kültürel politikalarını yere, zamana ve insan profiline göre planlamak daha doğru olacaktır. Doğu Anadolu’nun küçük bir yerleşim yerine klasik müzik sanatçılarını götürmek kültürümüze nasıl bir değer katacaktır? Oradaki insanlar sadece farklı bir müzik türünü duymuş olacaklar o kadar. Herhangi bir sahiplenme veya heyecan asla duymayacaklardır eminim.

İnsanımızın çoğunu, kendi kültürel faaliyet alanlarının içerisine alarak daha çok yetenekleri keşfetmemiz gerekiyor. Kültürel faaliyetleri icra eden, destekleyen erk özellikle gelir seviyesi düşük olan insanların içerisinde de faaliyetlerde bulunmalılar. Maddi durumu iyi olan bir insanın kültürel faaliyet içerisinde olmasındaki kolaylığı ve diğer insanların yaşadıkları zorluklar görülerek eşitleme yoluna gidilmesi gerekiyor. Sıradan halkın içerisinden dehaların çıkma olasılığı pekala muhtemeldir. Kültürel politikalarla yeşerecek kültürel faaliyetler içinde yer alan gençlerin bu anlamda birçok sorunu da çözülecektir. Kültür ve sanatın içerisinde yer alan hatta geçimini bu alanda idame eden genç, zararlı alışkanlıklardan bir nevi de olsa alıkonulacaktır.

Kültür ve sanat alanlarından sadece nemalanmak, kendi egolarını tatmin etmek türünden gayretleri olan insanlarda var maalesef. Bunlar bir süre sonra kaybolup gitmektedirler. İşlevsel oldukları süre boyunca kaynakların heba edilmesine sebep olmaktadırlar sadece. Buda konumuzun başka bir boyutu.

Kültürümüze, ananelerimize, dinimize uygun olmayan, müstemleke anlayışlarla içimize sokulan bazı uygulamalarda yok değil. Ülkemizde seksen ihtilalinden beridir Chopin’in Hıristiyan ölüleri için kiliselerde çalınmak üzere bestelediği cenaze marşını bizlerde resmi cenaze merasimlerinde kullanıyoruz.  Bununla ilgili birçok eleştiri yazıları dönem dönem dile getirilmesine rağmen halen devam ettirilmekte ısrar ediliyor. Bununla ilgili bekli de en anlamlı aynı zamanda en etkili sivil hareket diyebileceğim tepki, geçtiğimiz günlerde şehit olan bir evladımıza düzenlenen cenaze töreninde, arkadaşları tarafından verilen tepki olmuştur. Hepiniz, medyada bu görüntüyü görmüşsünüzdür muhtemelen. Şehit kardeşini gayri Müslimlerin marşıyla uğurlamayı reddedip cenazeyi tekbir sesleriyle uğurlayan o yürekleri tebrik ediyorum. Bu sivil hareket sonrası belki de cenazelerimizi özellikle şehit cenazelerinin resmi törenlerinde kendi özümüz, kültürümüzün bir parçası olan Itri’nin tekbir bestesi ve Kur’an-ı Kerim ile uğurlanma talepleri gündeme gelmiştir. Olması gereken de budur. Yanlışı devam ettirmemek milli, dini anlayışımıza uygun değerlerle yer değiştirmemiz gerekiyor en kısa zamanda. Başka bir örnek vermek istiyorum size; Bursa, Osman Gazi türbesinin yanı başında bulunan ve üzerinde ki yazılarda Osmanlı’yı işgalci gösteren anıt 2013 yılında cumhurbaşkanlığı onayıyla kaldırılması büyük bir yanlışı gidermiştir. Bu ve buna benzer yanlışlıkların üzerine gidilmesini kamu vicdanı açısından önemli buluyorum.

Kültür, çok geniş bir alan. Bu geniş alandaki hurafeleri, yanlış uygulamaları kaldırarak insanımızın tabiatına, dinine, kimliğine uygun olanları desteklemek, geliştirmek ve yaşatmak gerekiyor. Batıcı dayatmalardan ve özellikle kültür emperyalizminden korunmamız gerekiyor. Özenti halinden uzaklaşmamız ve insanımızı küçük görme hastalığından kurtulmamız gerekiyor.

Kültüre ve sanata sadece para ve imkân boyutuyla da bakmamak gerekiyor. Sanata sadece para gözüyle bakan insanlar, bilsinler ki emek verilerek icra edilen her sanat para kazandırmayabilir ama insan ruhunun zenginleşmesine ve dolaylı getirilerin önünün açılmasına vesile olacaktır.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 4 Mayıs 2016 - Yazı No: 98
İrade Gazetesi-Kültür Politikamız-İlkay Coşkun-04.05.2016

23 Nisan 2016 Cumartesi

Eski Yeni Karşılaştırmaları

Eski Yeni Karşılaştırmaları

Merhaba sevgili dostlar.

Özellikle elli yaş üzeri insanların eski ve yeni karşılaştırmaları yapmalarına, eskiye özlem duymalarına çok şahit olmuşuzdur. Bu durum kimilerinde hastalık seviyesindedir. Sürekli eskileri anlatıp dururlar. Yenileri, özellikle yeni nesilleri sürekli şikâyet ederler. Bu insanların hafızaları da kuvvetlidir. Elli yıl önce yaşadığı bir olayı bu gün gibi size anlatabilirler. Teknolojik tabirle remlerini, harddisklerini hiç silmedikleri için kendilerini ve çevresindekileri de bir şekilde olsa yorarlar. Böyle insanların bir zaman sonra sıkıcı olmaları kaçınılmaz olur.

Özellikle bazı şehir kültürü dergilerine bakınız. Hep elli yıl öncesinde yaşarlar. Neden derseniz? Muhtemelen bu dergilerde yazan yazarlar elli yaşın üzerinde olmaları olabilir mi? Bu yüzden elli sene öncesini, özellikle çocukluk yıllarını yazarlar çoğu zaman. Düşünün bir, Sivas’ımızda elli sene öncesinden yazılmamış ne kaldı ki? Tarih kitaplarının görevini üstlenen birçok yazara şahit olmuşsunuzdur sizlerde. Eskilerin bir yere kadar yazılmasını anlarım. Zamanları kayıt altına alınmasını önemserim ama hep bu ruh halini yaşama ve yaşatma yaklaşımını anlayamıyorum. Belli bir yaş üzerinde yazar ve şair ağabeylerimizde de bu ruh halini gözlemliyoruz. Hep bir eski Sivas’ı anlatma ve günümüzle karşılaştırma çabası içerisindeler.

Bu günü doğru yaşamak daha önemlidir diye düşünüyorum. Eski tüm değerleriyle, güzellikleriyle dünde kalmıştır. Tarihteki yerini artısıyla eksisiyle almıştır. Eskiye müdahale edemeyiz ama dünü doğru anlayarak bu günü doğru yaşamalı ve geleceği daha iyi şekillendirmeliyiz. Yazar dostlarımızda ara sıra da olsa bu günü ve hayal ettikleri geleceği yazarlarsa daha iyi olur. Hayaller geleceği yazdırır muhakkak. Elli sene sonra Sivas’ı hayal ederek yazı ve şiir pekâlâ yazılabilir. Mesela yüz sene önce, henüz Sivas’a elektrik ve tren gelmeden bir süre önce, Bacanakzade Ziya Bey tarafından, “Sivas Başkent olsaydı” ana fikrinde “Rüya” isimli fantastik diyebileceğimiz hikâye kaleme almıştır.

Peki elli sene önce ne olmuş. En başta fakirliğin, imkânsızlıkların had safhada yaşandığı günler değil mi? Selçuklu’nun, Osmanlı’nın yaptıkları muhteşem eserlere benzer camiler, hanlar, hamamlar mı yapılmış? Yoksa Hz Mevlana ve Yunus gibi çağına yön veren âlimler mi yetişmiş? Bu örnekleri misli misli çoğaltabiliriz. Valla kimse kusura bakmasın. Sivas’a gelen misafirleri özellikle Selçuklu azda olsa Osmanlı eserlerini gezdiriyoruz. Son yüz yılda elle tutulur pek bir şey yok. Bu da gösteriyor ki, Taşhan’da, Buruciye Medresesinde çay keyfi yapılırken büyük medeniyetlerin temelleri atılmıyor. Çaylar yudumlanırken aval aval muhteşem medeniyetimizin seyrinden başka bir şey yapılmıyor maalesef.

İnsan eskiyi anlatırken daha çok kendi çocukluğuna olan özlemini anlatır aslında. İnanın şimdiki çocuklarda elli yıl sonra şu anı ballandıra ballandıra anlatacaklardır. “Fakirdik ama gururluyduk” diyen büyüklerimiz bilsinler ki şimdiki insanlar da bir o kadar gururludurlar. Bilakis şimdiki çocuklar birçok yönden daha şanslılar. Ebeveynler çocuklarına karşı hiçbir dönem olmadığı kadar ilgililer en azından. Geçmişle bu günü kıyaslarken şartları ve ortamı düşünerek kıyaslamak daha doğru olacaktır. Özellikle günümüz gençlerini acımasızca eleştirmemek gerekir. Zamanında bizimde yaşadığımız hataları, tecrübesizlikleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu bağlamda mükemmel gençlik kavramından kurtulmamız gerekiyor. Sonuçta hatalarımız bizleri eğitmiyor mu?

Her ne olursa olsun hayata karşı karamsar olmamak gerekir. Bazı noktalarda kötüye gidiş yönlerimiz olduğu kadar iyiye, güzele gidiş yönlerimizde çoktur. İyi ve kötü tercihler sonuçta biz insanların elindedir. Geçmiş, bugün ve gelecek döngüsünü dengeli ve sağlıklı temellere oturtmamız gerekiyor.  Tarihimize sahip çıkalım ama hep mazide yaşamayalım. Hep geçmişi yazmayalım. Belki de yaşanmışlıkları yazmak daha kolay geliyordur insanlara. Eğer bizler muhasır medeniyetler içerisinde yerimizi alacaksak çok çalışmalıyız, çok üretmeliyiz, büyük düşlerimiz olmalı. Geçmişimizle, geleceğimizle, kültürümüzle beraber zenginleşmeliyiz.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 27 Nisan 2016 - Yazı No: 97  
İrade Gazetesi-Eski Yeni Karşılaştırmaları-İlkay Coşkun-27.04.2016

18 Nisan 2016 Pazartesi

Herşey Dahil

Herşey Dahil

Merhaba sevgili dostlar.

Geçen hafta mesleki bir kurs dolayısıyla Gaziantep’te idim. Her şey dahil beş yıldızlı bir otelde konakladık. Eğitimin ve gezmenin tozmanın dışında daha çok “Her şey dahil”  ifadesi üzerine biraz hasbıhal etmek istiyorum izninizle.

Havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte tatil planları yapılmaya başlandı bu günlerde. Özellikle terörle mücadele eden güvenlik güçlerimize beş yıldızlı otellerde tatil imkânı sunulacağına yönelik haberlerde gündemde.

“Her şey dahil” tatil konseptinde israfın üst noktalarda olması herkesçe malum. Otelin içinde yeme içme ve eğlenme faaliyetleri daha çok ön planda.  Arka arkaya gelen ve üç öğün sunulan çok seçenekli menüler gözleri doyurduğu kadar, göbekleri de kalınan süre nispetinde büyütmeye başlıyor.  Kısa periyotlarda da olsa düşük gelirli insanların da bu tarz ortamlarda bulunmasını olumlu karşılarım. Bu insanlar için farklı bir ortam ve farklı bakış açıları sunabileceğini de düşünüyorum. Kimi insanlar için kendini değerli hissetmelerine, iyi hissetmelerine vesile olabilir. Bu gibi ortamlar geçici de olsa insanın özgüvenini yükseltebiliyor ne yazık ki.

Daha çok eleştirim hayatı “Herşey dahil” formatında yaşayan insan profili üzerinedir. Düşünsenize maddi durumu iyi olan bir insan ömrünü bu şekilde geçiriyor. Yeme, içme, eğlenme üzerine kurgulanmış bir hayat. Böyle bir insan fakir insanların, zor durumda olan insanların halini ne kadar anlayabilir ki. Dünyayı güllük gülistanlık görmesi çok normal. Oruçta tutmuyor ise açın halini nasıl anlayacak. Böyle bir ortamda yanındaki bir insanla ekmeğini paylaşmak gibi bir güzelliği hiç yaşayamayacak belki de. Paranın aracılığında hizmet edenleri ve hizmet edilenleri görecek sadece. Ne ekmeğin fiyatını bilebilecek ne de suyun ara sıra da olsa kesik halini görebilecek. Kısacası hep varlığı görmekten yokluğa hiç şahit olamayan bir insan profilini düşünün.

Kültür emperyalizmini bu alanda daha çok gözlemleyebiliyoruz. Lobide Türk müziği çalmasını isteyen bir dostumuz ilgililer tarafından nazikçe geri çevrildi. Malum ya otelin bir konsepti var. Kendilerine göre uygulamaları var. Odalardaki buzdolapları ağzına kadar alkollü içeceklerle dolu. Denebilir ki, alkol alanlara sunulmuş bir imkan. Dar çevrelerde hoş karşılanmayan birçok davranışların, alışkanlıkların bu tarz yerlerde hizmet adı altında sunulmasının doğruluğu ise tartışılır.  Devede kulak gibi de olsa mütedeyyin insanlara sunulmuş imkanlar da var denebilir. Dindar insanlar düşünülerek hazırlanmış tatil ortamları da var ama çok az. Nedense yüzde doksandan fazla Müslüman olduğunu söylediğimiz vatanımızda kültür değerlerimizi dejenere etmelerine ve dinini yaşamaya çalışan insanların zarar görmesine bir şekilde de olsa göz yumuyoruz. Nasıl ki, sigara bir zamanlar toplumumuzda daha çok rağbet görürken şimdilerde sigara içilen alanların daralmasıyla popülaritesinin azalması gibi. Alkol alımında ve kültür erozyonuna sebebiyet veren kültür emperyalizmine de dur dememiz gerekmiyor mu? Adıyla sanıyla Müslüman ve Türk olan bir otelde ilk planda Türk müziği çalmalıyken ille de yabancı müzik denmesi ne kadar doğru sizce. Bu müzikler olacaksa da öz müziğimizin yanında ikinci sırada yer almalılar.

Aşırı tüketim lüksü, bir hastalık bence. Maddi durumu iyi olup, dindar geçinen çok insan bu virüse kapılmış durumda. Bu virüse karşı savaşmak istediklerini ya da savaşıp başarılı olduklarını sanmıyorum. Çok lüks bir evde oturan, lüks bir arabaya binen, paraya para demeyen dindar insanlarda olsalar bahsettiğim yönlerini çok eksik görürüm. Rahatlık rehaveti de beraberinde getiriyor maalesef. Hepsini de anlamaya çalışırım ama özellikle her şey dahil otellerde helal ile haram yaşantıların bu kadar yan yana hatta iç içe olmasını hiç anlayamıyorum.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 20 Nisan 2016 - Yazı No: 96
İrade Gazetesi-Herşey Dahil-İlkay Coşkun-20.04.2016

8 Nisan 2016 Cuma

Sultanşehir Üzerine

Sultanşehir Üzerine

Suyundan mı havasından mı toprağından mı bilinmez, kimi şehirler vardır bakınca şiir gibi gelir insana. Fiziki görüntüsünde gizli bir ruh vardır sizi kendine çeken ve kendine bağlayan. Yollarında, sokaklarında aşığını, yazarını, ozanını görürsünüz bu şehirde. Beton yığınlarının içinde de kalsalar huzur dolu bir yuva görünümünü kaybetmezler hiçbir vakit. Sivas benim nazarımda geçmişten gelen bir ruha sahip olan nadir şehirlerimizden biridir. Buram buram Selçuklu tarihi kokan bir şehirdir.  Günün getirileri olan birbirine benzeyen apartmanların yanı sıra, tarihsel estetiğini ve kültür miraslarını da muhafaza etmeye çalışan bir anlayışın ürünü olan tarihi yapılarla da göz doldurur bu şehir.
 
Sivas’ımız bu aşamada tarihten gelen kimliğini ve bağını devam ettirme çabasını her türlü olumsuzluklara rağmen sürdürme iradesini taşıyan bir şehirdir. Her şehrin kendine özgü mimarisi, kültürü vardır. Sivas özellikle çağın gerekliliklerini yerine getirmeye çalışırken, Selçuklu şehri hüviyetini kaybetmeme arzusundadır. Son elli yıllık süreçte şehri yönetenler daha doğru kararlar alabilselerdi, şehrimizin daha iyi noktalarda olması kaçınılmazdı. Geçmişle ilgili herhangi bir şey yapılamayacağına göre gelecek noktasında güçlü bir irade sergilemek daha doğru bir davranış olacaktır. Bugün şehir için neler yapılabilirin kritiğini yapmak, şehre katkı sağlamak isteyen her Sivaslının önceliği olmalıdır.
 
Sivas’taki kale evleri projesi gibi tarihten koparılmadan gerçekleştirilecek şehirleşme, bu mirasların gelecek nesillere devrini öncelemek bu açıdan önemlidir. Günümüz yapılaşmalarını her zaman salt toki ve site mantığı ile gerçekleştiremeyiz. Rant ile gelir zihniyetini bu aşamada azami ölçüde geri planda tutmamız gerekiyor. Divriği ilçemizdeki konakların, tarihi mekânların geçmişten koparılmadan korunup günümüze taşınmasını bu anlamda çok değerli buluyorum. Divriği’ni görünce tarihiyle iç içe yaşayan Amasya şehrimizi görmüş gibi oluyorum. Sivas merkezdeki tarihi konaklarımızın tam anlamıyla korunamamış olması büyük bir eksiklik. Bölüm bölüm korunan eserler olmasına rağmen gönül ister ki şehrin silueti konaklarla çevrelenmiş olsun.
 
Sivas’ımız birçok şehir gibi gecekondu gerçeğini yaşamamış bir şehir. Üçyüzbini aşkın şehir nüfusuyla taşra kültürünü kendi bünyesinde zenginlik olarak kullanarak bu günlere geldi. Çermikleriyle, dünya mirasları içinde haklı yerini alan Divriği Ulu Camisi ile ve birçok tarihi güzellikleriyle resmin bütününü tamamlar ve yoluna devam eder bu şehir. Bu noktada ki en büyük eksiklik belki de çalışma alanlarının bu bağlamda yetersiz olmasını söyleyebiliriz. Bu alanların yeterli seviyelere çıkartılıp göçü engellemek gerekir diye düşünüyorum. Sivas olarak birçok saklı değerler tescillendirilip şehrin dolayısıyla şehirlinin faydasına sunulmalıdır. Bazı kültür miraslarımızın orijinalliğinin bozulmaması için teknolojinin bizlere sunduğu en etkili koruma yöntemleri kullanılmalıdır.
 
Âşık Veysel gibi şehrin diğer kültür değerlerini, uluslararası alanda tanınır hale getirebilmek bizlerin çabalarıyla olacaktır ancak. Son zamanlarda Sivas dışında çok da fazla bilinmeyen, şehrimizin değerlerinden Kadıburhanettin, Şemseddin Sivasi, Aşık Ruhsati, Sefil Selimi gibi kültür elçilerimiz yine bu şehrin kültür adamlarının çalışmalarıyla Sivas sınırlarını zorlamaya başladı diyebiliriz. Sivas folklorunu, düğün-dernek geleneklerini, halaylarını, ev yemeklerini, âşık ve ozanlık gibi birçok geleneğimizi yaşatarak gelecek nesillere taşımak kültür adına önceliklerimiz olmalıdır. Şehirlerdeki kültür evlerinin, kütüphanelerin bu anlamda görev yapmasını önemsiyorum. Gençlerimizin daha bilinçli daha bilgili daha güzel yaşamasına vesile olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bilinçli ellerin değdiği şehirlerdeki hayat alanlarında kaliteyle birlikte zarafeti inşa etmek şehirlerin kimliğine artı değerler katacağına inanıyorum.
 
Şehirler yaşayan insanlarla beraber canlı varlıklardır aslında. Şehirleri şehir yapan insanlar ve kültürleridir. “Sivas” ile birlikte tarihte ondört isimle yerini almış münbit bir Anadolu şehridir. Bu özel hüviyetini her türlü eksikliklerine rağmen devam ettirecektir. “Gözyaşı dökülmeden büyük işler başarılamaz” sözünde olduğu gibi bu şehir sıkıntıları, acıları tarih boyu yaşayarak günümüze gelmiş ve büyük medeniyetimize önemli katkılarda bulunmuştur.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 13 Nisan 2016 - Yazı No: 95

İrade Gazetesi-Sultanşehir Üzerine-İlkay Coşkun-13.04.2016

 

3 Nisan 2016 Pazar

Eleştiri Mevzusu

Eleştiri Mevzusu

Merhaba dostlar.

Eleştiri, insanın fıtratında olan bir hal. Her insan öyle veya böyle kendisinde var olan bu huyunu kullanıyor. Birde bunu meslek edinenler var tabii ki. Eleştirinin hakkaniyetli, vicdanlı, insani, insaflı ve yerli yerinde olması gerekir. Edebi türlerden biri olan eleştiri uzunca bir süredir özellikle edebiyat, kitap, dergi ve sinema çevrelerinin gündeminde. Daha çok bu alanlardaki eleştiri yetersizliğinden yakınılmakta çoğu kez. Eleştiri daha çok geri planda tutulan ve toplum nezdinde çok da cazip olmayan bir alan. Neden cazip olsun ki, öyle veya böyle tepki alınabilecek, hatta ve hatta düşman kazanılabilecek bir alan olmasına rağmen eleştirinin sanatsal anlamda kıstasları, ölçütleri ve bir değeri vardır. 
 
Eleştiriyi kibirden soyutlamak çok güç olsa gerek. Onu beğenmez, bunu beğenmez ruh halinde olup da yapılan bir iş midir diye düşünmüyor değilim aslında. Kişinin kibir duygusundan arındırarak yaptığı eleştiri daha doğru ve yerinde olacaktır. Dedikodu mecrasından uzaklaştırılarak yapılan eleştiriler asıl adrese daha kolay ve daha doğru olarak ulaşacaktır hiç şüphesiz.
 
Bu alan, çıkar ilişkilerinin ve tarafgirliğin ön planda olduğu bir alan ister istemez. Öğle veya böyle insanların kendilerine ait olan bir çevreleri ve bu çevrelerde oturan fikri yakınları vardır. Bunları göz ardı etmek teorikte mümkün ama uygulamada fazlaca mümkün olmayan nahoş bir durum belki de. Bu doğrular gözetilmeden yapılan eleştiriler çok da sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerek. Eleştirilerde de sağ ve sol gibi cenah yoktur demekte en azından uygulamada ve realitede bize tatmin edici gelmez. Vardır elbette. Edebiyat çevrelerinde eleştirmen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır. Olsalar bile en azından spor eleştirmenleri kadar popülariteleri yoktur diyebilirim.
 
Eleştirilen için, eleştiri ne kadar moral bozucuda olsa insaflı olduğu müddetçe eleştiriden korkmamak gerek. Yapılan eleştiri yerli yerinde ve ehil kişiye aitse eğer eleştiri insanı geliştirir. Eleştiri, sanat adamını yetiştirir ve güçlendirir adeta. Eksikliklerini görmesini sağlar ve gidermesine vesile olur. Bu alanda tanıtım yazıları da olacaktır elbette. Bunu eleştiri yazılarıyla karıştırmamak gerekir. Değerlendirme yazıları eleştiri yazılarının yerini tutmaz ama en azından ifade olarak bile daha yumuşak geliyor insana. Güzelleme yazılarında amaç daha çok bellidir bu da başka bir vaka. 
 
Eldeki ürünü kabul görmüş kıstaslarda değerlendirmek, eksiklikleri, yetersizlikleri hakkaniyet ölçüsünde ele almaya ürün sahibi de çok karşı çıkmayacaktır. Okuyucuya, dinleyiciye, izleyiciye ulaşmış ürün eser sahibinden çıkmış oluyor zaten. Eser sahibi üzerinden değil de, ürün üzerinden eleştiri yapılması en uygunu olacaktır.  En iyilerin seçildiği bir ortamda dolaylı da olsa kötüler gündeme gelecek demektir. İlle de kötüyü deklare etmek istendiği noktada çoğu kez sıkıntılar baş gösterebiliyor. Renkler ve zevkler burada da karşımıza çıkıyor. Zaman, ortam, eğitim durumu, çevre gibi birçok faktör eleştirinin şeklini de belirleyebilmektedir. Bir örnek verecek olursam; halk edebiyatının lezzetini tadını çok iyi almış bir şiir eleştirmeni, İkinci Yeni şiir anlayışını ne derecede doğru eleştirebilir ki. İkisi de şiir olsa da bir beğeni düzeyi, keyif alma hali vardır. Bu anlamda eleştirmenin kendi uzmanlık alanı üzerinden hareket etmesi daha doğru olacaktır. Burada ki kastım, eleştirmenin mutlaka akademik düzeyde biri olmalı türünden bir yaklaşım değildir kesinlikle. Akademik bakış, sanat ve sanatçı üzerinden getirileri kadar götürüleri de vardır. Bu da konunun başka bir boyutu.
 
Genelde sanat çevrelerinde ki eleştiri alanı türlü türlü oyunların oynandığı bir ortam olmanın ötesine gidemiyor çoğu zaman. Bu oyunlar öyle çoktur ki. Bu konuyla ilgili örnekler vermem gerekirse; bazı çevreler alakasız bazı –sözde- sanat adamlarını piyasaya sürerler. Bunlar için bilinçli olarak eleştiri mekanizmasını bir şekilde de olsa kapalı tutarlar. Bu şahıslar karşılıklı menfaatler içindedirler ne yazık ki. Bunlar toplumun belleğini bir süre de olsa işgal ederler. Özellikle duayen addedilen usta sanatkarlar tarafından, piyasaya pompalanan popüler eserlerin, popüler kişiliklerin sunduklarını eleştirmekten çekinen eleştirmenlerimiz var. Amiyane tabirle eser sahibinin arkası güçlü ise piyasa eleştirmenleri eleştiri mekanizmasını çalıştırmaktan korkarlar. Çok sürmez bunlar toplumun ve sanatın süzgecinden süzülüp hak ettikleri yerlerde bulurlar kendilerini. Tüm beklentimiz, özellikle en iyi ürün sınıflamasının yapıldığı sanat çalışmalarının tamamı, ehil kişilerin eleştiri süzgecinden geçmesi ve hakkaniyet dışı pompalanan eserlerin de bu yolla elenmeleri olacaktır.
 
Eleştirilerde özellikle gençlerin insafsız eleştirilerle şevkini, gayretini kırmamaya özen gösterilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca yetenek, liyakat, ehlilik, uygunluk, beceri gibi vasıflar gözetilmelidir.
 
Eleştiri; okuyucu, dinleyici ve izleyici için güzel bir ön fikirdir çoğu zaman. Doğru kalemlerden, doğru dillerden çıktığı müddetçe, sanatsal ürünlerin gelişmesi için de önemli bir argüman olacaktır hiç şüphesiz.
 
Sağlıcakla kalınız.

 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 06 Nisan 2016 - Yazı No: 94
İrade Gazetesi-Eleştiri Mevzusu-İlkay Coşkun-06.04.2016