9 Temmuz 2016 Cumartesi

Suriyelilere Vatandaşlık

Suriyelilere Vatandaşlık

Merhaba dostlar.

Suriyeli misafirlerimizin uygun şartları taşıyanlarına vatandaşlık verilip verilmemesi bir süredir gündemde ve tartışılıyor. Üç milyon Suriyeliden ne kadarı vatandaşımız olur ne kadarı geri döner bilemeyiz ama bu olgunun çok titiz bir süreçten geçirildikten sonra kamuoyuyla paylaşıldığı görülüyor. Bilinmeli ki keyfi ve ani verilen bir karar değildir. Ön çalışması yapılmıştır ve vatandaşlık için gerekli şartlar ortaya konmuştur. Bu şartlar dahilinde vatandaşlığa alınacak olanlara karşı ön yargılı yaklaşıp karşı cephe almanın alemi ne? Yapay sınırlar yıkılmaya mahkumken gönüllerde sınır olmaması güzel değil mi? Ayrıca Bulgaristan Türklerinin göçü sonrası yapılan eleştirilere çok benziyor şimdiki durum. Ne oldu sonrasında? Bu insanlar çalışkanlıklarıyla Türk ekonomisine ciddi katkılar sağladılar. Bu vatanda yaşayıp iş beğenmedikleri için işsiz dolaşan insanların boşluklarını dolduran bu insanlardan kim şikayetçi ki. Şuan gelinen noktada onlardan kimse şikâyetçi değil. Tamamıyla bu topluma adapte olmuş durumdalar çok şükür.

Burada sırf karşı duruş sergilemek adına olayı tam kavrayamadan yaygara koparan bir azınlık var. Her zaman ki tavırları bu şekilde maalesef. Bunların yönlendirmeleriyle ve çığırtkanlıklarıyla mı politikalar üretildi şimdiye kadar. Ülkeye fayda sağlayacak insanlardan bahsediliyor. Aziz Sancar gibi bilim insanı olabilecek beyinler var içlerinde belki de. Her Suriyeliye vatandaşlık verilmesi gibi bir düşünce yok kesinlikle. Böyle bir şey mümkün değil. Özellikle sosyal medyada bütün Suriyelilere rastgele vatandaşlık hakkı verilecekmiş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu kesinlikle doğru değil. Vatandaşlık için belirlenen bu şartlara şöyle bir göz atalım.

Vatandaşlığa alınacakların toplumsal ve kamu düzenine uyum ve yeteri seviyede Türkçe biliyor olması. Adli sicil kaydının temiz olması, suç ve terör kaydının bulunmaması. Vatandaş olduğunda ülkemize ne gibi katkı sağlayacağının belirlenmesi. Nitelikli meslek sahibi olması. Mit’in yapacağı analiz sonucunda ‘uygunluk’ raporu almış olması gibi daha birçok şartları yerine getirenlerin değerlendirileceğini yetkililer açıkladı. Burada ülkenin menfaati ve selametine uygun olmayan her adımı bu halk, yeri ve zamanı geldiğinde hesap soracağının hesabı mutlaka yapılmıştır.

Ayrıca ülkemizde bulunan üç milyon Suriyelinin vatanlarından kaçtıkları, vatan hainleri oldukları gibi kirli, vicdansız nitelendirmelerde hiç hoş değil ve çok da yakışıksız buluyorum. Huzurlu istikrarlı bir ülkede tatil yaparken ve içeceklerini yudumlarken bu eleştirileri yapanlar Allah korusun Suriye gibi bir durumda olsak, vatanlarını terk etmede yarış yapacaklarına adım gibi eminim. Kaldı ki savaş durumu yaşamak nerde kaldı? İstediğimiz, dediğimiz olmadı diye ülkeyi terk edenlere şahit oldu bu millet.                                                                                 
Türk beyin göçünden bahseder dururuz her zaman. Ah vah para etmez şimdilerde. Birileri bizim bu beyinlere, karakaşları kara gözleri için mi verdi vatandaşlık haklarını. Düşünün bir kere. Menfaatleri vardı ki fırsat verdiler, hak verdiler. Avrupa ülkeleri ve Kanada gibi ülkeler seçerek kalifiye mültecileri alırken, bizim yanı başımızda, içimizde olan Suriyeli alimleri bu gibi sömürücü ülkelere kaptırmamız biraz acemice geliyor bana. Diyelim ki bir milyon Suriyeliye vatandaşlık hakkı verildi. Seksen milyonluk ülke nüfusumuz içerisine katılacak, ekonomimize katkı yapacak bu insanlar, Türklerin beğenmeyip çalışmadığı alanlarda iş gücü ihtiyacımızın büyük bir bölümünde istihdam edilecek. Bilim adamı konumunda olanların beyinlerinden faydalanacağımız, iş adamı ve müteşebbis olanlarının şirketler kurarak, yatırımlarından vergiler alacağımız bir milyon insanın ne zararı olacak ki.

Medyada ya da küçük ortamlarda hep şu eleştiri yapılıyor.  Ülkemizde milyonlarca işsiz varken iş alanları daha azalır türünden eleştiriler var.Mesela üç kişi çalışır üç kişilik ekmek parası kazanır, dört kişiye çıkarılır çalışan sayısı, dört kişilik ekmek kazanılır.  Olaya duygusallıktan ziyade mantıklı bakmanın kimseye zararı olmaz faydası olur her zaman. Hani zekat vermek istemeyen kimi insanlar, zekat vererek malının azalacağını zanneder ya aynı bunun gibi bir durum. Altı yıldır ülkemizde yaşayan Suriyelilerden dolayı hiçbir vatandaşımızın hakkının elinden alındığına şahit olmadık. Olayın dezavantajlarından ziyade avantajlarını yakalayıp değerlendirmek lazım. Vatandaşlık için belirlenen Suriyeli yetenekler ekonomimize yük değil dinamizm getireceği muhakkaktır. Son aylarda kalıcı yeni iş yeri açan yabancılardan Suriyeliler ilk sırada yer alıyor ülkemizde. Şu anda inşaat, imalat ve maden sahalarımızda çalışan açığımızı Suriyeli vatandaşlar karşılıyor. İşin bir başka boyutu ise bazılarına vatandaşlık verilmesiyle birlikte, ülkemizin bakmakla olduğu Suriyeli sayısı azalacak, aldıkları yardımlar kesilecek, kendi geçimlerini kendileri idame ettirecekler ve ayrıca ülkemize vergi veren konuma gelecekler.

Dokuzyüz küsur kilometre sınırımız var bu ülkeyle. Akrabalıklarımız olan, dindaşlığımız olan, bir zamanlar bizim topraklarımız olan, Şam’dan, Humus’tan, bütün Suriye’den omuz omuza Çanakkale’de küffara karşı çarpıştığımız insanlara vatandaşlık hakkını çok görmememiz gerekir. Vatan haini ilan edildikten sonra sürgünde vefat eden son padişahımız Sultan Vahdettin Han’ın cenazesini kendi ülkesi Türkiye kabul etmediği için Suriye’nin Şam şehrinde devlet merasimiyle defneden bu ülkenin halkına daha çok sevgi bağımız vardır.

Suriyelilerin olduğu yerlerde zaman zaman vuku bulan adli olayları gerekçe göstererek olumsuz hava yaymak doğru değil. Suçu kim işlerse işlesin mücadele yapılsın ama nasıl ki üç Türk yanlış yaptı diye bütün toplum kötü olmuyorsak, üç Suriyeli, üç Azeri üç Müslüman vs. yanlış yaptı diye bunların tümü için kötüler diyemeyiz. Üçyüzbin nüfuslu yaşadığımız şehirde Suriyelilerin dışında hırsızlık dahil birçok adli olay olmuyor mu? Sonuçta insanın olduğu her yerde tabi ki sıkıntılar olacaktır. Bunlar ne yazık ki kaçınılmaz.

Bir asır öncesinde bizim vatandaşımız olan bu insanlara vatandaşlık hakkı verilmesi gayet doğal bir durumdur. Tarihimizdeki göç hareketlerine, Sivas’ımızda ki İlbeylilere, Karapapaklara, Tatarlara, Çerkezlere vs. bakarak Anadolu’muzun kimlerden oluştuğunu, nerelerden geldiklerini pekala görürüz.

Daha çok ihtiyaç sahibine, gerektiği zaman inisiyatif kullanarak, diğerlerinin istihkakını kesmeden bir kepçe fazla yemek verilmelidir. Devlet olmak böyle bir şey işte. Vicdan, merhamet insan olma şuuru bunu gerektirir. Suriyeli dindaşlarımıza birazda bu perspektiften bakmamız gerekiyor. Yaraya ilk müdahaleden sonra iyileşme sürecinde pansuman yaparsın. Konforun bir süreliğine bozulsa da yara mikrop kapmasın diye elinden geleni yaparsın. Aynen bu mantıkla Suriyeli dindaşlarımıza karşı, Türkmen kardeşlerimize karşı ensar bakış açımızı sabırla devam ettirebilmeliyiz. Suriye’de uzunca bir süredir başlarına bomba yağan, çok acıları göğüsleyen bu insanların ülkemizde olmaları bize ne kazandırıyor ne kaybettiriyor türünden kar zarar hesabı yapmak çokta doğru olmaz ama vicdanımızı rahatlattıkları bir gerçek. Ülkemiz için şuan yük gibi gözükseler de yakın gelecekte ekonomimize ciddi katkılar sağlayacaklarını düşünüyorum.

Rabbim her zaman VEREN EL olmayı nasip etsin inşallah.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 13 Temmuz 2016 - Yazı No: 108
İrade Gazetesi-Suriyelilere Vatandaşlık-İlkay Coşkun-13.07.2016

3 Temmuz 2016 Pazar

Devletle Barışık Olmak

Devletle Barışık Olmak

Merhaba dostlar.

Devletle barışık olma süreci sorgulayan, hak arama mücadelesi içerisinde olan, kavga eden insan profili yerine daha çok kabullenen, boyun eğen ve uysal bir insan profilinin varlığı gibi bir durum değildir elbet. Gerek devlet gerekse de birey doğruyu yanlışı görerek, hak ve adalet yolunda sürekli olarak verdiği haklı bir mücadele olmalı aslında.

Mücadeleye amenna. Kırmadan, yıkmadan, bozgunculuk yapmadan öldürmeden itirazları olmalı insanın. Çok basit bir örnek verecek olursam; Elektrik faturasındaki vergilere, devletin kontrol edemediği haksız kullanımlardaki açıkları faturalara yansıtılmasının elbette ki haklı itirazı olabilir insanın. Mahkemelere, tüketici hakem heyetlerine başvurarak hak arama yoluna gidilebilir ama yaygara çıkarmadan yapılması çok daha şık olacaktır.

Bir yerde orta yolu bulmamız gerekiyor. Nereye kadar siyaset? Nereye kadar kavga? Siyasi şovenizmi önde tutan insan modeli gerek kendi hayatını gerekse de çevresinde ki hayatları umutsuzluğa taşımada birincil rol üstlendiği aşikâr. Bu meyanda iki cephenin de görev ve sorumlulukları vardır ve olmalıdır. Nasıl ki seçilen belediye başkanı şehirde ki herkesin belediye başkanıdır denilerek güzel bir temennide bulunuluyorsa, senin zihniyetinde olmasa da devlet erkinin hepsini kabullenmek gerekiyor. Başkada bir çare yok zaten. En kötü hükümet hükümetsizlikten iyidir sözünde elbette ki haklılık payı çok yüksektir. Bu anlayış insanın devletiyle barışık olması düşüncesini yaygınlaştıracaktır. Bu anlayış yaşam kalitesini artırıp, insanın düşmanına dahi vahşileşmemesi adına önemli bir set görevi üstlenecektir.

Gerçekte ekmek almaya çıkan bir çocuğa polisin kötü muamelesi ile sözde ekmek almaya giden çocuk görünümündeki terörist arasında olumsuzluk anlamında bir fark yok. Vatandaşın devletin otoriter ve şefkatli yüzüyle barışık olması gerekir bu noktada. Aradaki aşılabilecek sorunların minimize olması her iki taraf içinde iyidir. Ayrışmalardan çok ortak paydalarımızda birleşme eğiliminde olmamız gerekiyor. Eleştiri hakkımızı ve kendi fikirlerimizi duyurma gayretlerimizle birlikte farklı düşüncelerle iç içe pekala yaşayabiliriz.

Bu demek değil ki devlet otoritesi zayıf olsun. Bilakis devlet otoritesinin hakkaniyet çerçevesinde kuvvetli olması toplumun tamamı için önemlidir. Hırsız bilecek ki yakalandığında eli kesilecek, tecavüz edenler bilecek ki boynu gidecek, ramazanda bomba atanlar bilecekler ki cezaları katlanacak. Herkes bilecek bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu. Velhasıl insan insan olduğunu bilecek. Devletin otorite bıçağının her iki tarafının da keskin olduğunu bir bilseler toplumumuzda sorunlar daha az yaşanacaktır. Devletin önemine en güzel vurguyu Kanuni Sultan Süleyman şu sözüyle özetlemiştir; “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”.  Günümüzde vatansız olanları, yaşadıkları sıkıntıları gördükçe ne kadar şükretsek azdır diye düşünüyorum.

Her terör saldırısında hükümeti eleştirme ayağına yatıp vatan, millet olgusundan uzak, alicengiz oyunları içerisinde olan, İngiliz, Fransız kafasıyla dolanan öyle çok hainimiz var ki içimizde. Bunların devletimizle barışmak gibi bir niyetleri yok maalesef. Ayrılıkları farklılıkları bir tarafa bırakıp daha çok “biz” olarak yaşama gayreti içerisinde olmalıyız toplum olarak.

Sorun daha çok yerli ve milli olamamakta sanırım. Bu vatanda yaşayıp yerli, milli ve ekmeğinin kavgasındaysa eğer, şeriatçı da olsa, solcu da olsa, sağcı da, milliyetçi de, Kemalist de olsa ve toplumumuzu oluşturan diğer bütün bireyleri öpüp başına koyar bu millet.

Bu mahfilde insan olabilmeye veya olamamaya dayanıyor konumuz.  Haftada birde olsa akan zamanı kendince durdurup kalu beladaki sözleşmemizi, veda hutbesini ve yaptığımız bütün yeminleri tekrar edebilmeliyiz. Ancak bu şekilde bitmeye yüz tutmuş umutlarımızı yeşertebiliriz.

Hayat, kendi inancına göre yaşama gayreti kadar diğerlerine de saygı duyma ahlakını da beraberinde taşımalıdır. Ölümü daha çok hatırlasa idik, savaşların kötü bir oyun olduğunu görebilirdik. Dünya tarlasında her bir canın bir ülke kadar değerli olduğunu anlayabilsek keşke.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 08 Temmuz 2016 - Yazı No: 107
İrade Gazetesi-Devletle Barışık Olmak-İlkay Coşkun-08.07.2016

27 Haziran 2016 Pazartesi

Zenginliğimiz Gençliğimiz

Zenginliğimiz Gençliğimiz

Merhaba dostlar.

Kısa bir süre önce bir vesileyle köyümde bulundum. Bağlarımızı, bahçelerimizi, ormanımızı, kaynak sularımızı gezme fırsatım oldu. –ne kadarda zenginmişiz- dedim sık sık kendi kendime.

Havası, suyu, toprağı ve tabiat güzellikleri ile kendine büyüleyen bir tablo adeta. Yağışların bu sene daha da çok olması yeşil rengi daha çok hakim kılmış bu diyarlara. Yaklaşık elli hanelik bir köyün kullanımında gürül gürül akan onlarca kaynak suyu var. Bu kadar güzelliğin, nimetin atıl diyeceğimiz bir durumda olması üzüyor insanı. Buraları gördükçe zenginiz ama zenginliğimizi yeterince değerlendiremediğimize şahit oldum. Göz alabildiğince uzanan tarlalar, verimli topraklarda yıllarca sadece arpa buğday ekimi yapılıyor. Çocuk seslerinin olmadığı boş evler, gençlerin olmadığı, ihtiyarlara terk edilmiş koca bir köy uyuyor. Bırakın elli haneyi beş yüz haneyi doyuracak, geçindirecek bir zenginlik var aslında. Bu noktada ki eksiklik buralardan göç eden gençlik aslında. Onların yokluğu bu saydığım alanlarda ki eksikliklerin kaynağı bir nevi. Köyü mamur edecek, ihya edecek, üretecek, hem kendini hem de ülkesini zenginleştirecek bir gençlik lazım. Boş tarlalara pancar, nohut, mercimek, fasulye gibi birçok ürünü ekecek genç nesil gerekiyor. Hayvancılık, arıcılık gibi birçok alan müdavimlerini bekliyor. Bakımsızlıktan yok olma durumuna gelmiş bağları, bahçeleri eski görkemli günlere döndürecek bir gençlik.

Çok zor ve imkansız değil aslında. Çalışmaya, üretmeye istekli yüz genç köyü ihya edebilir. Devletimizin desteklediği birçok projeler varken bu noktada harekete geçecek bir avuç genç neden olmasın ki baba topraklarında. Şehirlerde üç kuruş asgari ücretin peşinden koşan, geçim sıkıntısı çektiği için kadınıyla çoluk çocuğuyla hayat mücadelesi veren binlerce insan var. Birilerini zengin edeceğim derken kendi zenginliğinin hayallerini bile kaybeden binlerce genç nesil. Uyuyan bu toprakları dolaşırken tüm bunlar geçti içimden ne yazık ki. Onların enerjilerinden tam anlamıyla faydalanmamamız ne büyük kayıp hem onlar hem de ülkemiz için.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek; “Düşün genç adam, düşünmenin ne kadar haysiyetli bir şey olduğunu düşün” diyerek gençlerin hep düşünmesini ve sorgulamasını istemiştir. Hz. Ali ise geçliğin önemi hakkında; “Gençliğin ve sağlığın kıymeti, elden gitmedikçe bilinmez” sözüyle vurgulamıştır.

 Çocuğuyla, genciyle, orta yaşıyla ve yaşlısıyla toplum dinamik bir yapı taşır. Gençlerle beraber toplumumuz dinamizmi yükselir ama her evrenin kendine göre ayrı ayrı önemi ve güzelliği vardır. Bir örnek verecek olursam; Varna Savaşı'nda muharebe meydanında gezen II. Murad, düşman askerlerinin hep genç olduğunu görür. Komutanlarından birine sorar. "Garip değil mi? Bu kadar ölünün içinde hiç aksakallı görmedim. Hepsi genç, hepsi taze!" Komutan şu cevabı verir: - padişahım, içlerinde bir aksakallı olsaydı başlarına bu felâket gelir miydi?- diyerek yaşın, deneyimin önemine vurgu yapmıştır. Gençlerin tek başına toplum içerisinde çokta kıymet-i harbiyesi tam anlamıyla yoktur aslında.

 Son tahlilde yaş ilerledikçe, gençlik yavaş yavaş elden gitmeye başladıkça daha çok anlıyor insan gençliğin kıymetini. Adrenalin, çalışma gücü, hayal, macera gibi birçok kabiliyet yerini sakinliğe, durağanlığa bırakıyor kendisini. Her şeye rağmen genç nüfusumuzla, Suriye’den misafir olan geçleri de düşünürsek her geçen gün biraz daha yaşlanan Avrupa’nın önünde koca bir güç olarak duruyoruz dün gibi.

Elbette ki günü gelince atıl olan zenginliklerimizi gün yüzüne çıkaracaktır gençlerimiz. Önemli olan gençleri yüreklendirip cazip fırsatlar sunabilmektir. Bu noktada en çokta eğitimli, bilgili, ileriyi sezebilen gençlerimize güvenmemiz ve o kayıp alanlara yönlendirmemiz gerekiyor.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 29 Haziran 2016 - Yazı No: 106
İrade Gazetesi-Zenginliğimiz Gençliğimiz-İlkay Coşkun-29.06.2016

20 Haziran 2016 Pazartesi

Geldi Gidiyor Yine Ramazan

geldi gidiyor yine ramazan

dertlerle dertlenip,
derde ortak olmak
derdine derman,
derlenip toparlanmak
ramazan olmak


Merhaba sevgili dostlar

Ramazan üzerine her sene olduğu gibi bu senede çok çok konuşuldu ve yazıldı. Her zaman olduğu gibi din alimlerine hocalarına ilginç sorular ve bunlara din anlamında verilen cevaplar konuşuldu uzun uzun. Yapılan söylenen gaflar gündemdeydi her zaman olduğu gibi. Bu kadar hareketliliğin içerisinde suskun olan, dinini naçizane yaşamaya çalışan birçok insanımız her zaman olduğu gibi camilerimizi doldurdu yine.
 
Eski ramazanlar, insanın çocukluk yılları gibi her zaman çok karşılaştırılır, çok konuşulur. Bu değerlendirmeler genellikle eski ramazanların iyi olduğu şimdiki ramazanların arzulanan şekliyle olmadığı şeklindedir. Örneklerle de bu durum desteklenir ama ben daha çok tersini düşünüyorum. Birçok yünüyle şimdiki ramazanları daha dolu dolu ve daha güzel yaşandığını düşünüyorum.  
 
Marketlerin dolup taşması ramazanın doğasına ters bir durum olarak gözüküyor. Ramazanla birlikte gıda fiyatlarının artması daha da vahim bir durum. Bu ramazanda da gıda fiyatlarında çok bir artış olmamış gibi alışverişe son hız devam edilmekte.

-Ramazanda bir ay kapalıyız- anlayışından -sahura kadar açığız-anlayışına döndük son yıllarda -her şey dahil iftarları-da işin cabası. İsmini buradan zikretmek istemediğim malum gazlı içecek markası, ramazan sofralarımıza girdi gireli kapitalist sistem sofralarımızı da esir almışa benziyor. Anneler günü, babalar günü, sevgililer günü derken ramazan ayında gıda, içecek tüketimi üzerine de tüketiciye yönelik türlü türlü satış taktikleri denenip uygulanıyor. Yaşadığımız şehirde boy boy gıda reklam afişlerinin yanında ramazana özel açık büfe reklamları yarışıyor. “Bunun ne mahzuru var” denebilir. İnsanlara sunulmuş bir alternatif denebilir ama en azından insanları sadece tüketen bir pazar konumuna oturtturma mantığına baştan karşı olmamız gerekiyor. Her şey dahil mantığı inancımızdaki -aza kanaat etme- anlayışıyla ne kadar bağdaşabilir ki? Ramazan ayında yiyecekler üzerine yapılan sohbetleri minimize etmemiz gerekiyor. Bir iki çeşit yiyecekle ramazan orucunu tutma türünden akımlar, uygulamalar pekala geliştirilebilir ve yaygınlaştırma yoluna gidilebilir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanımız ramazan öncesi yaptığı bir çağrıda, lüksten uzak sofralara dikkat çekip, gerçek anlamda ihtiyaç sahiplerine iftar verilmesi yönündeki uyarısını dikkate almakta fayda var diye düşünüyorum.                                                   
Nihat Hatipoğlu gibi hocaların ramazanla birlikte tavan yapan din tacirliği suçlamalarını üzerlerinden atmaları gerekiyor mümkün mertebe. Bu durumu önlemek için ramazanlarda medyada çok gözüken hoca isimleri değişebilir. Gösterişli etkinliklerden kaçınmak gerekir. Alınan büyük paraların en azından dikkat çekecek kısmı yardım kuruluşlarına bağışlanıp ilan edilmesi önemlidir. Bu gibi konulara dikkat edilmesiyle -kendilerinden emin olsalar dahi- bir şekilde fitnenin, spekülasyonun önüne geçmeleri mümkündür.
Diyanetin, -teravih namazı hızlı kıldırılmasın- uyarıları doğru tabii ki. Teravihi çok hızlı kıldıran jet imamların kulakları çekilmesi gerekir. Diyanetin teravih namazına rast gelen futbol maçlarından dolayı bu uyarıyı yapması gayet önemliydi bu anlamda.
Evimin yakınında ki kıraathane iftarı on dakika geçmeden müdavimleri ile dolup taşıyor. İçerisine bir göz atıyorum, ne kadar dolu oyun heveslisi olduğunu görüyorum. Bu durumu izahta edemiyorum açıkçası. Bu ramazanda dikkatimi çeken bir başka gözlemim ise mazereti dolayısıyla gizli kapaklı da olsa orucunu yiyen nesillerden ulu orta hiç çekinmeden oruç yiyen nesillere doğru bir gidiş var gibi.
 
Müslüman âleminde bu kadar gözyaşı ve savaş varken tatil anlayışındaki bayram kutlamalarını, lüks harcamalarını, tatil bolluğu olan cennet ülkemde, memurlara verilen dokuz günlük tatilleri doğru bulmadığımı belirtmem gerek. Sonuçta bayram hak edene sunulan bir lütuf değil mi?

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 22 Haziran 2016 - Yazı No: 105

İrade Gazetesi-Geldi Gidiyor Yine Ramazan-İlkay Coşkun-22.06.2016
 

10 Haziran 2016 Cuma

Yeni Dünya ve Terör

Yeni Dünya ve Terör

Merhaba dostlar.

Taşlar yerinden oynamaya başladı. Kara kıta Afrika başta olmak üzere, Orta Doğu halkları, zulüm altındaki insanlar, sömürülen halklar ve dünya genelinde Müslümanlar uyanmaya başladı.

Elli sene, yüz sene sonrasının hesaplarını yapan egemen güçler bu durumun farkındalar tabii. Bu yüzden terör başta olmak üzere, birçok kozlarını, ahlaksız oyunlarını, şeytani dümenlerini sergiliyorlar fütursuzca. Hani tarih boyu güç savaşları, egemenlik mücadeleleri vardı. Şimdikinin ne farkı var ki denebilir. Bu tezi çürütecek onlarca örnek verebiliriz.

Fransa’da bir süredir yaşanan karmaşa Avrupa birliğinin geleceğinin ipuçlarını veriyor adeta. Birçok olumsuz gidişatı göze alarak bütün enerjisini terör ve karmaşayı çözmeye adadı gibi bir resim çiziyor. Hareket alanının olmasını da fırsat bilerek yılanın başını erken koparmayı hedefliyor sanki. Efendi konumundaki Avrupa başına gelecekleri biliyor esasen. Sömürdüğü yeraltı zenginliklerin ve işgücü potansiyelinin gün gelecek karşısına silah olarak çıkacağını az da olsa görmeye başladı. Yeniçağla birlikte ikinci üçüncü sınıflarda yer alan insanlar efendi istemiyor. Dünyanın zenginliklerinden efendiler kadar pay almak istiyor artık. Hizmet etmek değil hizmet görmek istiyor velhasıl.

Pkk’ya kucak açan Belçika ve Fransa’da ki terör saldırısına üzüldük ama birçoklarımız karmaşık duygularda yaşadı. Bu duyguları egemen güçlerin halkları daha çok yaşıyor olmalı. ‘İnsan kimliği’ni önceleyip bütün dünyanın teröre karşı samimi olması gerekirken, teröre her ne şartta olursa olsun karşı çıkılmalıyken, Avrupa ülkelerinin menfaatleri gereği terör sevici hallerini anlamakta zorlanıyor insan. Kendilerine dokunduğu zaman, rahatlıkları kaçtığı zaman muhakkak değişecektir ve terör sevici hallerinden vazgeçeceklerdir inşallah.

Çifte standart konusunda çok yol kat etmiş olan Avrupa’nın da söyleyecek pek sözü yok bu anlamda. Gezi Parkı olaylarında ülkemize üşüşen egemen güçler ne koparırım veya ne kadar zarar verebilirsem kardır hesabı yapmaları kendine fazla güvenmenin verdiği en büyük hataydı. Egemen güçlerin karşısında operasyon yapabilecek karşı güçler şu anda yetersiz ama ileride operasyon yapabilme hüviyeti kazanmış büyük güç olarak görmeyecekleri ne malum. Hal böyle olduğunda İçten veya dıştan gelebilecek operasyonlarla pekala panik halini yaşayabilirler. Sorunlarla, terörle boğuşan bir Avrupa’yı avuçlarında bulabilirler. Bu durum belki de “bir musibet bin nasihatten iyidir” realitesini hatırlatarak, Avrupa’nın daha hakkaniyetli, daha adil politikalar içerisine girmesine neden olabilir bu durum. Avrupa’nın temelini sarsan sorunlarda Türkiye’miz etkili bir güç olabilir. Suriyeli mülteciler konusunda Avrupa’nın çaresizliğini ve ülkemizin kilit rolünü son yıllarda görmekteyiz.

Güç odakları ve egemen ülkeler içeride veya dışarıda kirli işlerini birilerine yaptırırlar. Bu birileri bu süreç boyunca büyürler, zamanı gelince de sahiplerine zarar vermesinler diye diskalifiye ederler veya öldürüp etkisiz hale getirirler. İşte bu kadar düz mantıktır yaşananlar ama son yıllarda bu taşeronların kısa zamanlarda ifşa olmaları işlerini daha da zorlaştırmaktadır.

Son beş ayda beş defa Türkiye’ye gelen Angela Merken’in partisinin onbir Türk asıllı milletvekilini de kullanarak 1915 sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısını meclislerinden çıkarmalarına şahit olduk. Oyunlar büyük oynanıyor. Zannediliyor ki karşısındaki müstemleke bir ülke. Bilmeliler ki satrançta yanlış ata oynadığını zamanı gelince fazlasıyla hissedecekler ve zararlarını da göreceklerdir. Bütün bu gayretler Türkiye’nin önünü kesmeye, yoluna taş koymaya yönelikte olsa bilmeliler ki uyuyan devin uyanmaya başladı gerçeğini göz ardı etmeleridir.

Üç buçuk milyon gurbetçimiz Almanya’da “B” planını bekliyor aslında. Yüzde yirmiler civarında ithalat ve ihracat alışverişi içerisinde olduğumuz Almanya ile ilişkilerimizde sağduyuyu ve tedbiri elden bırakmamamız gerekiyor. Seçim dönemlerinde iktidarıyla muhalefetiyle Avrupa’nın göbek şehirlerinde stad mitingleri yapmamız fazlasıyla korkutmuş olmalı Avrupalıları. Seksen milyona yaklaşmış genç nüfusumuzla gerek pazar gerekse de işgücü potansiyeli anlamında Avrupa’nın karşısında uyanmaya başlayan koca bir devletiz. Yunanistan hezimeti, İngiltere çatlağı gibi birçok hayal kırıklıklarıyla boğuşan Avrupa, Türkiye de olan taze kanı aramıyor değil aslında. Gerekli panzehirlerinin bizde olduğunun bilinci var ama Hıristiyan kulübü olmalarından dolayı böyle bir adımı atamıyorlar ve dağılmalarının sebebi de bizden olacak gibi gözüküyor. Bu noktada bize dost gözüken düşmanlarımızın, bizlerden kimleri dost edindiklerine iyi dikkat etmemiz gerekiyor. Amerika’dan, Almanya’dan, İngiltere’den ve Fransa’dan örnekler çok var.

Avrupa birliğinin uzun ömürlü olması için gerek ülkemiz üzerinde gerekse de Orta Doğu üzerinde oynadıkları oyunlarından vazgeçmeleri gerekiyor. Terör kartını kullanma alışkanlıklarını bırakmaları gerekiyor. Gerek kendi halkları gerekse de bütün dünyanın selameti için Birleşmiş Milletler başta olmak üzere bütün birlikteliklerin egemen güçlerin menfaatlerine hizmet etmelerinden kurtarıp daha işlevsel olmaları lazım. Ülkelerin mücadelelerini hep birbirleriyle vermeleri yerine daha çok enerjilerini insanlığın genel sorunlarına, çevre sorunlarına ve bilime vermeleri elzemdir.

Savunmasını kuvvetlendirmiş, gücünü kazanma yoluna girmiş bir Türkiye ve Müslüman ülkeler dünya barışında önemli roller üstleneceklerdir. İnsanlık şu anki olduğu yerden çok daha iyi durumda olacağı kesin. Her ne kadar dünyamız batıdan doğuya doğru dönse de güneş her zaman doğudan doğar. Elde edilen güçle birlikte, uzunca bir süredir batı üzerinde olan hayranlıkla bakan gözler doğuya ve Müslümanlara kayar ister istemez. Belki de bu gerçeğin kabul edilemez olmasının sancılarını, kavgalarını yaşıyoruz uzunca bir süredir. Geleceğin dünyasında hangi devletler süper güç olur bilmem ama bu süper gücün adayı, Müslümanlar,  Türkler, Araplar, Çin ve Hindistan diyebilirim.

Sağlıcakla kalınız.

 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 15 Haziran 2016 - Yazı No: 104
İrade Gazetesi-Yeni Dünya ve Terör-İlkay Coşkun-15.06.2016

4 Haziran 2016 Cumartesi

Fetih Ruhu

Fetih Ruhu

Merhaba dostlar.

Fetih, bizim genlerimizden gelen bir özelliğimiz olmalı. İslam’la birlikte bu ruh ulvi bir anlam kazandı. Bu ruhu taşıyan çok az milletten biri olduğumuzu düşünüyorum. Fetih ruhunu taşımamız hasebiyle belki de başka alanları ihmal ettik ve kayıpları da beraberinde taşıdık bu yüzden. Bu da mevzunun diğer bir boyutu.

İstanbul’un fethinin 563. Yıldönümünü 29 Mayıs’ta kutladık. İstanbul’un fethi 1910 yılından beri kutlanmasına rağmen daha çok son beş yıldır devletimizin de öncülüğünde daha da görkemli bir şekilde kutlanmaya başlandı.  Ayasoyfa’nın ibadete açılma beklentisi canlılığını sürdürüyor. Ramazan ayının iftar programlarının 30 gün boyunca Ayasofya’dan yapılacağı söylendi. Müslümanlar için Ayasofya’nın ibadete açılması muhakkak bir sinerji oluşturacaktır. Üzerimizdeki kara bulutların kalkmasına katkısı olacaktır ama tek başına her şey değildir. Tarihi diziler, filmler, ardı ardına gelen büyük projeler, 2023 hedefleri derken iyiye doğru bir gidiş hali var. Oluşan bu sinerjinin karşısındaki karşı duruşları da göz ardı etmememiz gerekiyor.

İnsanımızın gönül dünyasına hitap eden mehter marşı başta olmak üzere, Diriliş Ertuğrul dizisindeki bazı karakter oyuncuların gösterişli giysileriyle kutlamalarda arzı endam etmeleri, muhteşem başka görüntüler derken bizi yüzyıllar öncesi ecdadımızın görkemli yıllarına götürdü ister istemez. İstanbul’un fethi kutlamaları daha çok bayramlar nasıl kutlanmalı düşüncesinin ipuçlarını bizlere fazlasıyla vermektedir. Milletin gönlüne hitap edebilmenin ehemmiyetini bir kez daha görmüş olduk.

Ülkemizde hala sesi çok çıkan bir güruh var ki bunlar medeniyetin hep batıdan geldiğine inanırlar. Ecdatlarını geçmiş tarihlerini ne komiktir ki pek kabullenmezler. Kendilerini kalburüstü sanırlar ve ona göre salınırlar ortalıkta. Çok etkindirler nedense. Sadece Artemis’i, Eros’u, Zeus’u, Roma’yı, Bizans’ı, şarabı, Keops’u, Antik çağı vs. bilirler ya da öyle bilmek isterler. Osmanlıyı, Selçukluyu, Türkleri ve Müslümanları pek bilmezler ya da bilmek işlerine gelmez. İstanbul’un fethini görmemeye çalışırlar. Bunlara karşı önyargılı değilim ama efsanelerde kaybolmalarına üzülmüyor değilim aslında. Ülkemizde azınlıkta olsa sesi çok çıkan bir güruhu her ne şartta olursa olsun memnun edemezsiniz. Bunlar İngiltere kraliyet düğününe methiyeler dizerler. Sıra gelir bizdeki düğünlere pekala veryansın ederler. Uç bir bakış açısı ama ülkeler arasında mübadele gerekiyor belki de.

Neyse biz konumuza geri dönecek olursak, son üçyüz yıldır durağan ve uyuyor durumunda olan bizlerin fetih ruhu ile birlikte dünya üzerinde etkin ve sözü geçen bir millet olmamız gerekiyor. Özellikle dünya Müslüman milletleri için çokta gerekli bir durum bu. İnsanlığın sorunlarının çözümünde de bizlerin rol alması gerekiyor. Egemen güçlerin dünya üzerinde gerçekte egemen olmadıkları sadece savaşlara ve gözyaşlarına sebep olduklarını bütün insanlık görüyor ama görmemezlikten geliyor. Biz yaşlar belki göremeyeceğiz ama elli yıl sonra dünyadaki dengelerin çok değişeceğine inanıyorum. Bu günün dünyasından çok daha farklı bir dünya bekliyor torunlarımızı. Bütün gayretimiz, torunlarımızın kucaklarında bulacakları yenidünyanın çok daha iyi olması yönündedir.

Fetih ruhu, tam bağımsızlığı getirecektir. Ayaklarımızdaki bütün prangaları kırıp kendi ayaklarımızın üzerinde yürümemizi sağlayacaktır. Fetih ruhu, çok çalışmayı, yerli sanayiyi, yerli üretimi beraberinde getirecektir. En önemlisi de kendine güven duygusunu geliştirecektir. Müslüman halkların sıkıntılarına gerçek anlamda dertlerine deva yine biz Müslümanlar bulacağız.

Fetih ruhunu yaşatabilmek için kültür alanındaki hurafeleri, yanlış uygulamaları kaldırarak insanımızın tabiatına, dinine kimliğine uygun olanları desteklemek geliştirmek ve yaşatmak gerekiyor. Batıcı dayatmalardan ve kültür emperyalizminden ancak bu şekilde korunabiliriz. Özenti halinden uzaklaşmamız ve kimliğimizi, insanımızı küçük görme hastalığından kurtulmalıyız. “Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi hamasi duygulardan sıyrılıp gerçekçi bakış açılarıyla fetih ruhunu canlı tutmamız gerekiyor.

Fetih ruhunu canlı tutabilmek için, semboller elbette ki olacaktır ama önemli olan amaç ve sonuçtur. Türk İslam medeniyetine büyük katkılar yapmış, imparatorluk kurmuş ceddimizden ilham alarak başsız olan Müslümanların sorunlarına çareler üretebilmeliyiz. Yüreğimizde taşıdığımız fetih ruhu uyanışımızı tetikleyecektir. Bizler büyük bir İmparatorluğun mirasçılarıyız ve bunun gerekliliklerini yerine getirebilmeliyiz.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 08 Haziran 2016 - Yazı No: 103
İrade Gazetesi-Fetih Ruhu-İlkay Coşkun-08.06.2016

17 Mayıs 2016 Salı

Karga İstilası

Karga İstilası

-Kargalar Bahçenizde Devlet veya Üs Kurmaya Çalışırsa-

Nasıl böyle bir şey olur demeyin. Bende inanmazdım ama inanır oldum artık. Bahçenizi kargalar sararsa, bahçe içinde sana saldırmaya başlarlarsa birde üstüne üslük yakınındaki yoldan geçenlere saldırırlarsa kaygı duyup önlem alma ihtiyacı hissedersiniz.

Televizyonda gülümseyerek böyle olaylar seyretmiştim. İlk başlarda bende olayları gülümseyerek izliyordum. Zaman geçtikçe işin ciddiyeti artmaya başladı. Artık kargalar ciddi ciddi zarar vermeye başladı bahçeye akabinde çevreye. Akşam yatağıma başımı koyunca çoluk çocuk dahil uyuyamamaya başladık. Allah’ım, bu ne ses ne hareketlilik. Sanki bir sonraki gün yapacakları olayları planlıyor kargalar.

'Ne yaparım'ın düşüncesindeyim. Ola ki çok daha ciddi bir sıkıntı, yaralanma olayı dahi olabilir. bu durumda -ben ne yaparım-ın getirdiği birde böyle bir sorumluluk duygusu var ve insan o anda bir çok şey düşünür. Başkasından yardım alsam neme lazım, bahçeme zararları olabilir. Başka ağaçlarım, özellikle meyve ağaçlarımın zarar görmesine neden olabilirler gibi. Olmaz olmaz bu sıkıntıyla beraber bahçemi, evimi elimden bile alabilirler bunu bahane gösterip. En iyisi bu sorunu kendimin çözmesidir derim sonunda.

Önceden de bahçemde kargalar olurdu diğer birçok kuş olduğu gibi. Zarar vermeden bahçemde arzı endam ederler, ağaçlardaki yemişlerden yerler. Bahçede salınırlardı. Nereden çıktı bu kargaşa, bu curcuna.

“Kargalar bahçenizde devlet kurmuş, üs kurmuş” sözünü komşum söylemişti. Kahkaha atarak gülmüştük. Ama şimdi durum değişti, olay ciddileşti. Bin yıldır atalarımdan bize kalan bir bahçede ayrıca çocuklarımın da hakkı var. Ne emekler verildi, ne zorluklar çekildi bu bahçe için. Bahçe sadece benim değil ki. Bizlerin, bahçede ki bütün kuşların, bütün mahallenin de bahçesi değil mi? Yok hayır diğer cins kuşlarda kargaların takındıkları durumu alırlarsa, onlarda bahçemizi istila etme yoluna girerlerse halimiz nice olur. Yemiş ağaçlarımın hali ne olur. Düşündükçe bir hal alıyorum.

Ne olacaksa olsun artık. Çevreden de çokça şikayet gelmeye başladı. Gün geçtikçe kalabalıklaşmaya başladılar. Zannedersin bütün dünyanın vahşi kargaları bahçeme toplanmaya başladı. Olay uluslar arası bir hal almaya başladı. Dağdan gelip bağdakini kovmak gibi bir hal idi bu. Kargaların hâkimiyetinden dolayı başka da kuş görememeye başladım bahçemde.

Komşularımdan farklı sesler duyulur oldu. Dost bildiklerim düşmanca tavırlar içine girdiler. Kimi uzak komşularımdan destek sözleri duymaya başladım. Hatta kimileri buraları terk etmemi dahi söyleme cüretine giriştiler.

Büyük annemden duymuştum. “ev üstüne ev olmaz” sözünü. İlk baştan anlamamıştım ne demek istediğini. Şimdi daha iyi anlıyorum. Bazı komşularımın ilgisizliğini de gördükçe, rahmetli dedemin çok kullandığı, “el elin danasını ıslık çalarak arar” sözünü hatırlıyorum.

Sebat lazım, sabır lazım, güçlü olmak lazım, planlı hareket lazım türünden birçok düşünceyle iç içeyim. Ev içerisinde de çatlak sesler çıkmaya başladı üstelik. Sürtüşmeler, ikilikler baş göstermeye başladı. Yapacaklarım noktasında sağlam kararlar almalıyım. Bıçak kemiğe dayandı.

Ümidi kırmamak gerekir. Devir, sağlam ve kararlı durma zamanıdır. Aile içinde konuşarak güç birliğini muhafaza etmemiz gerekir. Kargalar ne kadarda zarar verseler bahçenin tapusu benim üzerimde. Şunu biliyorum ki biz aile olarak güçlü durur isek bir yerde kargalar ve yaramaz komşular pes edeceklerdir. Mevsimler gelecek, mevsimler geçecek. Zaman birçok şeye ilaç olacak. Sebatlı olarak ve çok çalışarak gücümüzü muhafaza etmeliyiz. "Bir olalım, iri olalım, diri olalım" felsefesi Anadolu'nun bağrından çıkmadı mı? 

Türk'üyle, Kürt'üyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle doğulusuyla, batılısıyla bizi biz yapan kültürümüzle, müslümanlığımızla uyanık ve birlik içerisinde mücadeleye devam.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 01 Haziran 2016 - Yazı No: 102
İrade Gazetesi-Karga İstilası-01.06.2016-İlkay Coşkun

Taşra Mevzusu

Taşra Mevzusu

Merhaba dostlar.
 
Taşra ve merkez tanımlaması veya ayrışması birçok alanda söylene gelmektedir. Daha çok devlet kurumları için taşra ve merkez tanımlaması yapılır. Bunun dışında merkez dergileri ve taşra dergileri sınıflaması da yapılmaktadır.  Hukuki olarak başkent dışındaki yerleşim yerlerine taşra denir. En gelişmiş şehrimiz İstanbul dışındaki yerlere de taşra denir. Her medeniyetin, her ülkenin kendine göre taşra sınıflaması vardır. Bu tarz ayrıştırmaları çok doğru bulmam esasen. “Taşra” kelimesinin itici bir boyuta da vardır aynı zamanda. “Gece kondu” kelimesi gibi fakirliği, mahrumiyeti, medeniyetten uzaklığı çağrıştırır insanlara.
 
Taşralılık bakirliği de imler aynı zamanda. Az dokunulmuşluğun getirisi olan doğallığı yansıtır. Yanık yüreklerde de taşralılık vardır. “taşralı bakış açısı” “taşralı ruh hali” gibi birçok tanımlamalar günlük konuşmalarımıza da yansır. Burjuva ile halk arasındaki sınıf ayrılığında, “halk”ı taşrada bulursunuz. Yerellik, yerlilik ifadeleriyle de yakınlığı vardır. Yerel halk , yerel düşünce gibi birçok sıfatlandırmalar da vardır. Pragmatist düşünce anlayışında olan insan için merkez ve taşra ayırımına ihtiyaç duyulmuş da olabilir. Daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşan köylü sınıfı ile bunun dışındaki işlerle uğraşan şehirliler arasındaki farklılıkları göstermek için yapılır bu sınıflandırma.
 
Kamuda yönetim üstten alta doğrudur. Bu sistemde taşra, yönetilen ve emir verilendir her zaman. Bizim gibi ülkelerde yönetim üstten aşağıya doğru olduğu için taşralık gerçeği daha görünürdür. Yönetimi daha çok alttan destekleyen sistemlerde taşralık ve merkez arasındaki makas daha dardır. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde merkez çok hızlı ve dengesiz büyümekte taşra ise bunun yanında çok geride ve birçok şeyden mahrum kalmaktadır. Bu büyüme kültür boyutuyla da farklılık arz eder. Şehirlerde hayat hızlı akarken taşrada hayat daha sakindir ve yavaş akar. Daha çok yaşa-konuma-anlayışa göre şekillenen tercihlerde değişkenlik gösterir. 

Merkezde yarışlar daha çetindir, taşrada ise yarış daha kolay ve makuldür. Başkentte ki bir okulun giriş puanı çok yüksek iken taşrada ki aynı ayar okulun puanı daha düşüktür. Bu nedenle istenilen puanları alamayan öğrencilerin tercihleri taşra üniversiteleri olmuştur her zaman. İstenirse bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
 
Merkezlerin genel müdürlüklerinde çalışan bir memur ile taşranın bir kasabasında görev yapan memuru tasavvur edin. Merkezde olmanın, tabiri caizse suyun başında olmanın avantajları kadar, küçük şirin bir kasabada çalışan insanın daha farklı avantajları da vardır. Ülkemizdeki tercihler genelde merkeze yani bir anlamda daha gelişmiş olana doğru olduğu için taşra bu bağlamda pek tercih edilmez ve istenmez. Bunda daha çok iş, eğitim, sağlık gibi ihtiyaçlara daha çabuk ve daha geniş olanaklara ulaşılabilme isteği rol oynar.
Edebiyat dünyasında da merkez ve taşra kelimelerini sık sık duyarsınız. Bu dergi taşra dergisi, şu dergi merkez dergisi gibi türünden ayırımlar yapılır. Burada taşralık, az gelişmişliği, küçüklüğü, zayıflığı, çelimsizliği ifade eder. Ben buna katılmıyorum. Sonunda merkez denen şey neyse, merkezi de taşra beslemiyor mu? Katalizör görevi taşra değil mi? Taşra olmadan merkez olabilir mi? Türünden onlarca soru sorulabilir. Taşra dergisi olarak nitelendirilen bir dergi çok iyi ürünler sunabilir ve merkez denen dergileri birçok yönden geride bırakabilir. Peki o zaman taşralı olarak nitelendirilen dergi merkez dergisi mi olacak? 
 
Hani çok bilindik bir hikaye anlatılır ya. Bir gün, zengin bir adam küçük oğlunu ücra bir köye götürerek insanların ne kadar fakir olduklarını göstermek ister. Köyde fakir bir ailenin yanında bir süre kalırlar. Şehre, kendi konforlu evlerine geri döndüklerinde, baba: 
_"Gezi nasıldı?" diye sorar. 
_"Çok iyiydi baba" 
_"Gördün mü insanların halini? 
_"Evet" cevabını alır baba. 
_"Neler öğrendin peki" diye sorar evladına.
 Evlat da: 
_"onların sahip olduklarıyla bizimkileri karşılaştırdım baba" der çocuk ve söyle devam eder. 
_"Bizim evimizde bir tane köpeğimiz var, onların birden çok. Bizim bahçenin ortasına doğru uzanan bir havuzumuz var, onların ise uzun dereleri. Bizim bahçede lambalarımız var, onların ise sayısız yıldızları. Bizim çimenlerimiz bahçe duvarına kadar uzanıyor, onlarınki ise ufka kadar" 
Çocuk konuşmasını bitirdiğinde, babası bir şey söyleyemez. Çocuk devam eder.
_"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için teşekkür ederim babacığım" der çocuk. 

Bu tarz sınıflandırmalar yapılsa da her zaman doğru bir sınıflandırma değildir ve bu gibi kişisel bakış açılarına fazlaca takılmamak gerekir. Bu ifadelerin birini göklere çıkarmak diğerini kötülemek bizlere bir şey kazandırmaz. Sonuçta önemli olan insanın mutluluğu ve güzel yaşamasıdır. İnsan, sağlıklı, mutlu, özgür hayatı nerede buluyorsa onun için geçerli yer orasıdır. Bunun adı şehir olmuş, köy olmuş, taşra olmuş, merkez olmuş hiç fark etmez.
 
Sağlıcakla kalınız.
 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 25 Mayıs 2016 - Yazı No: 101
İrade Gazetesi-Taşra Mevzusu-İlkay Coşkun-25 Mayıs 2016

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Yenilgi

Yenilgi

“Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır. Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır” (Sezai Karakoç- Sürgün ülkeden başkentler başkentine)

Üstad Sezai Karakoç’un değimine göre yenilgiler zaferlerin ön adımlarıdır, her zaman öncü olmuştur. Yenilen insan çoğu kez hırs yapar. Yenilgi, olumsuzluğu, geride kalmışlığı, kaybetmişliği imler. Üzüntü, sancı, kaygı gibi olumsuz duyuları beraberinde taşır. İnsan hezeyanının inkişaf halidir yaşanan. Yazımdaki amaç yenilgiyi, kaybı övmek değil kesinlikle. Yenmek ve yenilmek eylemleri ip çekme yarışması gibi yarışsal bir sonuç değildir sadece. Yanlışa giden yoldan ziyade başarmaya giden yolları, istikameti gösterir. Yanlış yoldan giden bir insan eğer yanlışını görür ise doğru yolu bulma olasılığını artırmış demektir.

Bazı yenilgiler “Bir musibet bin nasihatten daha iyidir” türünden dersler de taşır. Gerileme ve durağan halleri tercüme edip “kendine gel” sarsıntısını yapar ve silkeler muhatabını. Denenmişlik ve tecrübeyi de beraberinde taşır. Her yenilgi ve her engel, başarmayı fişekleyecek ve yaşam koşullarını daha da iyileştirecek büyük bir fırsattır değerlendirebilenlere. Amiyane tabirle "Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesidir" anlayışı bu anlamda önemli bir tespittir.

Yenilgiyi benimsemek ve uzun süreli kabullenmek çoğu zaman daha çok negatiflik ve olumsuzluk pompalar. Biz Müslüman âleminin yaşadıklarını bu noktada değerlendirmek gerekir. En basit haliyle hac ve umre organizasyonlarında dahi para, dolar veya euro olarak toplanması biz Müslümanların ekonomik anlamda yenilgiyi baştan kabullenmiş görüntüsü vermemize neden oluyor. Bunun gibi müstemleke bakış açılarını terk edip enerjimizin, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin farkına varmamız gerekiyor. Birbuçuk milyar olan dünya Müslüman nüfusunun gücüne inanmamızın zamanı gelmedi mi? Atalarımızın değimiyle “pekmezin olsun yeter ki sineği ta Bağdat’tan gelir” sözündeki gibi her daim beklentiyi ve özgüveni taşıma vaktidir diye düşünüyorum.

Yenmek, başarı kazanmak çoğu kez rehavet getirir insana. Sarhoşluk verir. Yarışmak ve kazanmak ahlaki, insani, vicdani, adalet çerçevesinde olursa çok kıymetlidir. Yoksa kazanılan zafer zulüm getirir, hayır getirmez. Dünya ve ahiret dengesini kuramayanlar için istikamet daha çok yaşanılan dünya boyutuyla tek taraflı kalmaktadır. Bu da dengeleri kökten sarsmaktadır. Ölüm gerçeğini, sorgu sual gerçeğini göz ardı ederek yaşayan insan her yolu mubah görmekte ve bu felsefede hareket etmektedir. Zulümden taraf olmayan insan ise zulme karşı koyabilecek güçte olmalıdır. Egemen güçlerin bakış açısına göre dünya üzerinde ki sorunların sorumlusu Müslüman âlemi gösterilirken neden hep Müslümanlar zulüm görüyor? Neden ölümleri genelde Müslümanlar yaşıyor? Tüm bu sorulara kafa yormamız ve nedenlerini sorgulamamız kaçınılmaz artık. Dünya insanının, başkasının musibetin de eleştiren, kendi savaşında aslan, başkasının kavgasında sus pus kesilen yaklaşımından kurtulması gerekiyor. Hümanist ve hüznü-zan anlayışları bu anlamda daha çok kıymetli, evla olduğunu görmeliyiz. Bütün insanlar, acılarını bir havuzda toplayıp ortak üzülme birlikteliğini sağlayamadıkları müddetçe insanlığın ne yarası diner ne de yaraları kabuk bağlar.

Yaşadığımız şu ölümlü dünyada kim neyi kazanıyor kim neyi kaybediyor belli değil. Egemen güçler hep kazanıyor gibi gözükseler de, kayıpları da öyle çok ki. Rehavetten sıyrılmış tembelliğini üzerinden atmış Müslümanların kendine has bakir hasletleri, seküler dünyanın gelişmişliği yanında yeni bin yıla hazırlayıp tekâmülünü sağlayacak çok önemli bir avantajdır. Çok çalışarak, sabır ve tevekkül halinde hakkın ve adaletin yanında olmamız, dünya üzerindeki birçok sorunun çözümünde anahtar rolünü bize verecektir.

Yenilgi içerisinde olan insan yeter ki bu yenilgiden gerekli derslerini çıkarsın. Yeter ki insanın içinde o ruh olsun. O kararlılıkta olan insan yalın ayaklarıyla bile büyük medeniyetini kurmak için yola koyulur ve büyük medeniyetini inşa eder.
Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 18 Mayıs 2016 - Yazı No: 100
İrade Gazetesi-Yenilgi-İlkay Coşkun-18 Mayıs 2016

---------------------------------------------------------------------------------------------
İrade Gazetesi - PDF Kitap - İlkay Coşkun
--

5 Mayıs 2016 Perşembe

Meteoroloji Lisesinin 25.Yıl Buluşması

Merhabalar

Arkadaşlarımızdan Ankara Analiz Şube Müdürlüğünde görev yapan Dr. Levent Yalçın ve Antalya Bölge Müdürlüğünde görev yapan Mühendis Murat Güler kardeşimizin emekleriyle Antalya'nın Kemer ilçesinin Göynük beldesinde bulunan Kilikya Palas otelinde 29-30 Nisan-01 Mayıs 2016 tarihlerinde üç gündüz iki geceyi kapsayan bir zaman diliminde bir araya geldik. 1991 yılında mezun veren 80 lise arkadaşımızdan yarısına yakını buluşmada yer aldı.

Dile kolay, yirmi beş yıldır görmediğimiz arkadaşlarımız vardı içlerinde. Etkinliğimize katılan arkadaşların birçoğuyla zaman zaman gerek kurslarda gerekse de beraber mesai yaptığımız arkadaşlarımız olsa da orada olan arkadaşlarımın yarısından fazlasını okul yıllarından sonra ilk kez görüyorduk belki de.

Bir zamanların 12-13 yaşlarındaki biz çocuklar şimdi kırklarını devirmiş olarak buradaydık. Az çok göbekler görünür olmuş. Birçoğu baba olmuş. Yirmili yaşlarda çocukları olan arkadaşlar var. Belki de torunu olan veya torununu yakın zamanda kucağına almaya başlayacak babalar var. Bekar olan arkadaşımız yok denecek kadar az. Boşanıp yeni evlilikler yapan arkadaşlarımız olmuş.  Arkadaşlarımın, lisedeki başarılarının üzerine birçok başarılarını katarak bir araya gelmenin haklı gururunu yaşadık. Sonradan Meteoroloji’den ayrılan üç arkadaşımız vardı. Doçentimiz, doktorumuz, Daire başkanımız, Müdürlerimiz, mühendis ve teknik arkadaşlarımız var içimizde. Bu sıfatlarımızın orada hiçbir ehemmiyeti yoktu aslında. Sabahın ilk ışıklarına kadar sohbetlerimizi ettik. Özellikle Necati Kızıler kardeşimizin uzun uzun anlatımlarını dinledik. Yerine göre siyaset, yerine göre şuan ki işlerimizi konuşsak da geçmişi yâd etmek adına daha çok yirmi beş sene öncesini konuştuk. İlk günün akşamında otel salonunda bütün arkadaşlarımızla bir araya geldik ve tek tek söz alarak kısa konuşmalarımızı gerçekleştirdik. Lise sonrası süreçleri özetleyen kısa ama güzel konuşmalardı. Sıraya girerek vedalaşmalarımız ise ayrı bir güzellikte idi. Orada bulunan arkadaşlarımızla olan tanışıklığımız, dört senelik lise dönemimizi de katarsak yirmi dokuz yıla dayanıyor. Dile kolay çeyrek asırdan daha fazla bir süre. Uzun sayılabilecek bir ömür dilimi yani.

Buluşmamızın en önemli kısmı okul anılarımızdı tabii ki. Yaramazlıklarımız, hocalarla ve birbirimizle yaşadığımız anılar, dayak yemelerimiz ve daha nice yaşanmışlıklarımız. Buluşmamızda muhabbetlerimizden arta kalan zamanlarımızda denize, havuzlara girdik. Plaj voleybolu oynadık. Bol bol yendi içildi. Hatta otelin yemekhanesinde, okuldaki meşhur, “Tanrımıza hamdolsun, milletimiz Varolsun, afiyet olsun” duamızı dahi yaptık. Lise yıllarımızdan gelen bir araya gelip birbirimizi havuza habersiz atma aktivitemizi dahi gerçekleştirdik. Göbekleri çıkmış, bel fıtığı problemleri nükseden birçok arkadaşımız olduğundan ünlü “Uzuneşek” oyununu oynamaya cesaret edemedik ne yazık ki.

Bir iki gün daha vaktimiz olsa idi keşke dediğimiz anlar çoktu. Tabiat yürüyüşü, tekne gezintisi, yakın çevre turistlik geziler gibi aktiviteleri gerçekleştirmek için birkaç güne ihtiyaç duyduk açıkçası. Az sayıda da olsa vakti olan bazı arkadaşlarımız etkinlik sonrası bu bahsettiğim etkinlikleri yapmak için bireyselde olsa tatillerine devam ettiler.

“İnsanoğlu yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözümüzün canlı örneğini yaşadık bir aradayken. Birçok arkadaşımızda bunu açıkça gözlemlerken yüzümüzde güzel gülümsemeler yer aldı.

İçimizden bir gurup arkadaşımızın yazın tekne turu düzenlediklerini uzunca bir süredir her sene bu faaliyeti yaptıklarını biliyoruz. Bu seneki yirmi beşinci yıl buluşma etkinliğini iki veya üç, en fazla beş yılda bir yapmamız gerektiğini düşünüyorum.

Ve son olarak bütün arkadaşlarıma sağlık, huzur, mutluluk ve uzun seneler diliyorum. Yeni buluşmalarda 1991 mezunu bütün arkadaşlarımla devrelerimle buluşmayı, bir arada olmayı diliyorum. Buluşmaya gelen arkadaşlarımın isimlerini ve çalıştıkları yerleri bu yazıma izninizle iliştirmek istiyorum.
Dr. Levent Yalçın-Ankara / Mühendis Murat Güler – Antalya / Tekniker Ali Aydın – Akhisar / Ali Olcay Demirel – Hopa / Mühendis Alpay Kaptan – İzmir / Tekniker Cengiz Büyükdığan – Isparta / Araştırmacı Emir Ali İz  - Denizli / Tekniker Erdal Yılmaz – Uşak / (Jeofizik) Doçent Ergin Ulutaş – Kocaeli Üniversitesi / Mühendis Güntekin Doğan – Isparta / Tekniker Halil Erbay – Manisa / Tekniker Hasan Sedat Tepe – Balıkesir / Tekniker Hüseyin Evmez – Konya / Üniversite- Hüseyin Karaduman – Afyon / Mühendis Kemal Uğur – Çanakkale / Mühendis İlkay Coşkun – Sivas / Mühendis Mehmet Enes Aydın - Isparta / Mühendis Mehmet Günal – Nevşehir / Mehmet Selçuk Boztepe Şube Müdürü Diyarbakır / Araştırmacı Mesut Aksoy - Adana / Murat Dilli – Nevşehir Kapadokya Meydan Müdürü / Murat Kurnaz – Gemerek Meteoroloji Müdürü / Tekniker Murat Ünver – Bandırma / Mühendis Murat Yücel – Merkez Bankası – Ankara / Tekniker Musa Deveci – Aydın / Musa Işıklı – Uşak Meteoroloji Müdürü / Oğuz Ali Avcı – Denizli Meteoroloji Müdürü / Mühendis Ömer Karagöz – Denizli / Ruşen Özkan – Elazığ Meteoroloji Meydan Müdürü / Mühendis Sadık Eke – Nevşehir / Salih Koç – Daire Başkanı – Meteoroloji Genel Müdürlüğü  Ankara / Serdal Tunç – Genel Müdür - Hollanda şirketi - İstanbul / Tekniker Şemsettin Pala – Kırklareli / Tekniker Tahsin Şahin – Ordu / Mühendis (eski müdürlerden) Yurttabir Özel – Adana / Necati kızıler (1990 mezunu) Cihanbeyli (Konya) Meteoroloji Müdürü.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 11 Mayıs 2016 - Yazı No: 99

İrade Gazetesi-Buluşma-İlkay Coşkun-11.05.2016