26 Nisan 2016 Salı

Kültür Politikamız

Kültür Politikamız

Merhaba dostlar.

Kültür politikalarımız daha çok cumhuriyetin ilanı ile belirlenmeye başlanmış gibi gözükse de, bin yıllık Anadolu serüvenimiz ve hatta Orta Asya’dan gelen kültürümüz, gen kodlarımızda yerini almıştır. Yazımda, kültür politikalarımızın doğrusu yanlışı, dünü bugünü gibi kıyaslar yapmak yerine, bu gün ne durumdayız konusuna eğilmek en doğru olacaktır.

Başta Kültür Bakanlığımız olmak üzere, yerel yönetimler, kültürel faaliyetlerde bulunan dernekler, sivil toplum örgütleri, okullar ve kültür sanat, edebiyat, müzik gibi çok geniş alanda faaliyet gösteren sanatkârlar kültür politikalarından direk etkilenmektedirler. Karnını doyurmuş, güvenliğini sağlamış, eğitim, hastane gibi hizmetleri alabilen insanlar ancak kültürel faaliyetlerde bulunmaya başlarlar. Kültürel faaliyetler, ihtiyaç anlamında geri planda diyebiliriz. Kültürel gelişme, zorunlu ihtiyaçlarını genel anlamda çözmüş bir toplumun gelişmişliğini ve medeniyet seviyesini gösterir ayrıca.

Kültür Bakanlığımızın bütçeden aldığı pay son yıllarda artma eğiliminde olmasına rağmen, daha da yetersiz olduğu hepimizce malumdur. Kültür Bakanlığı’nı tek başına tasavvur etmeden, destekleyici unsurlar, sponsorlar kanalıyla birçok kültürel faaliyet destek bulabilir. Örnek verecek olursam, yakın bir zaman önce Gaziantep Zeugma müzesini gezme imkânı buldum. Müzeye girişte ve müzenin işlevini sürdürmesi noktasında hep bir bankanın ismini ve desteğini işittim. Aynen bunun gibi kültürümüzün, medeniyetimizin, özellikle yerel değerlerimizin bir noktaya gelmesi için desteklenmesi gerekiyor. Bunu da sadece devlet eliyle beklemek doğru olmaz.

Son yıllarda yapılan kültür merkezleri, kütüphaneler vs. bizlerin umudunu artırıyor ama bu merkezler işlevlerini tam anlamıyla yapmadıklarını düşünüyorum. Şehir kültürünü ve yerel kültürleri canlı ve yaşıyor konumda tutma anlamında yetersizlikler olduğu aşikâr. Restorasyon yapayım, çağa adapte edeyim derken kültür, erozyona uğrayıp bir süre sonra kaybolup gidebiliyor. Uç bir örnek vermek istiyorum. Eğer bir yere elektrik götürünce oradaki kültürel doku bozulacaksa, gerekirse o yere elektrik dahi götürmemek gerekir. Kültürü korumak demek bazen hiç dokunmamayı da gerektirir. Özellikle devletimiz geliştirdiği kültür politikalarıyla, erkini kullanarak tek tip insan yetiştirme gayretinden vazgeçmelidir. Zoraki kültür dayatması içerisinde hiçbir güç odağı olmamalıdır. Bu çabalar daha çok yapay sonuçlar doğurmaktadır. Sanatı ve sanatçıyı belirli kalıplara sokmamak gerekiyor. Sanat ve sanatçı bu bağlamda özgür olması gerekir.

Kültürel politikalarını yere, zamana ve insan profiline göre planlamak daha doğru olacaktır. Doğu Anadolu’nun küçük bir yerleşim yerine klasik müzik sanatçılarını götürmek kültürümüze nasıl bir değer katacaktır? Oradaki insanlar sadece farklı bir müzik türünü duymuş olacaklar o kadar. Herhangi bir sahiplenme veya heyecan asla duymayacaklardır eminim.

İnsanımızın çoğunu, kendi kültürel faaliyet alanlarının içerisine alarak daha çok yetenekleri keşfetmemiz gerekiyor. Kültürel faaliyetleri icra eden, destekleyen erk özellikle gelir seviyesi düşük olan insanların içerisinde de faaliyetlerde bulunmalılar. Maddi durumu iyi olan bir insanın kültürel faaliyet içerisinde olmasındaki kolaylığı ve diğer insanların yaşadıkları zorluklar görülerek eşitleme yoluna gidilmesi gerekiyor. Sıradan halkın içerisinden dehaların çıkma olasılığı pekala muhtemeldir. Kültürel politikalarla yeşerecek kültürel faaliyetler içinde yer alan gençlerin bu anlamda birçok sorunu da çözülecektir. Kültür ve sanatın içerisinde yer alan hatta geçimini bu alanda idame eden genç, zararlı alışkanlıklardan bir nevi de olsa alıkonulacaktır.

Kültür ve sanat alanlarından sadece nemalanmak, kendi egolarını tatmin etmek türünden gayretleri olan insanlarda var maalesef. Bunlar bir süre sonra kaybolup gitmektedirler. İşlevsel oldukları süre boyunca kaynakların heba edilmesine sebep olmaktadırlar sadece. Buda konumuzun başka bir boyutu.

Kültürümüze, ananelerimize, dinimize uygun olmayan, müstemleke anlayışlarla içimize sokulan bazı uygulamalarda yok değil. Ülkemizde seksen ihtilalinden beridir Chopin’in Hıristiyan ölüleri için kiliselerde çalınmak üzere bestelediği cenaze marşını bizlerde resmi cenaze merasimlerinde kullanıyoruz.  Bununla ilgili birçok eleştiri yazıları dönem dönem dile getirilmesine rağmen halen devam ettirilmekte ısrar ediliyor. Bununla ilgili bekli de en anlamlı aynı zamanda en etkili sivil hareket diyebileceğim tepki, geçtiğimiz günlerde şehit olan bir evladımıza düzenlenen cenaze töreninde, arkadaşları tarafından verilen tepki olmuştur. Hepiniz, medyada bu görüntüyü görmüşsünüzdür muhtemelen. Şehit kardeşini gayri Müslimlerin marşıyla uğurlamayı reddedip cenazeyi tekbir sesleriyle uğurlayan o yürekleri tebrik ediyorum. Bu sivil hareket sonrası belki de cenazelerimizi özellikle şehit cenazelerinin resmi törenlerinde kendi özümüz, kültürümüzün bir parçası olan Itri’nin tekbir bestesi ve Kur’an-ı Kerim ile uğurlanma talepleri gündeme gelmiştir. Olması gereken de budur. Yanlışı devam ettirmemek milli, dini anlayışımıza uygun değerlerle yer değiştirmemiz gerekiyor en kısa zamanda. Başka bir örnek vermek istiyorum size; Bursa, Osman Gazi türbesinin yanı başında bulunan ve üzerinde ki yazılarda Osmanlı’yı işgalci gösteren anıt 2013 yılında cumhurbaşkanlığı onayıyla kaldırılması büyük bir yanlışı gidermiştir. Bu ve buna benzer yanlışlıkların üzerine gidilmesini kamu vicdanı açısından önemli buluyorum.

Kültür, çok geniş bir alan. Bu geniş alandaki hurafeleri, yanlış uygulamaları kaldırarak insanımızın tabiatına, dinine, kimliğine uygun olanları desteklemek, geliştirmek ve yaşatmak gerekiyor. Batıcı dayatmalardan ve özellikle kültür emperyalizminden korunmamız gerekiyor. Özenti halinden uzaklaşmamız ve insanımızı küçük görme hastalığından kurtulmamız gerekiyor.

Kültüre ve sanata sadece para ve imkân boyutuyla da bakmamak gerekiyor. Sanata sadece para gözüyle bakan insanlar, bilsinler ki emek verilerek icra edilen her sanat para kazandırmayabilir ama insan ruhunun zenginleşmesine ve dolaylı getirilerin önünün açılmasına vesile olacaktır.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 4 Mayıs 2016 - Yazı No: 98
İrade Gazetesi-Kültür Politikamız-İlkay Coşkun-04.05.2016

23 Nisan 2016 Cumartesi

Eski Yeni Karşılaştırmaları

Eski Yeni Karşılaştırmaları

Merhaba sevgili dostlar.

Özellikle elli yaş üzeri insanların eski ve yeni karşılaştırmaları yapmalarına, eskiye özlem duymalarına çok şahit olmuşuzdur. Bu durum kimilerinde hastalık seviyesindedir. Sürekli eskileri anlatıp dururlar. Yenileri, özellikle yeni nesilleri sürekli şikâyet ederler. Bu insanların hafızaları da kuvvetlidir. Elli yıl önce yaşadığı bir olayı bu gün gibi size anlatabilirler. Teknolojik tabirle remlerini, harddisklerini hiç silmedikleri için kendilerini ve çevresindekileri de bir şekilde olsa yorarlar. Böyle insanların bir zaman sonra sıkıcı olmaları kaçınılmaz olur.

Özellikle bazı şehir kültürü dergilerine bakınız. Hep elli yıl öncesinde yaşarlar. Neden derseniz? Muhtemelen bu dergilerde yazan yazarlar elli yaşın üzerinde olmaları olabilir mi? Bu yüzden elli sene öncesini, özellikle çocukluk yıllarını yazarlar çoğu zaman. Düşünün bir, Sivas’ımızda elli sene öncesinden yazılmamış ne kaldı ki? Tarih kitaplarının görevini üstlenen birçok yazara şahit olmuşsunuzdur sizlerde. Eskilerin bir yere kadar yazılmasını anlarım. Zamanları kayıt altına alınmasını önemserim ama hep bu ruh halini yaşama ve yaşatma yaklaşımını anlayamıyorum. Belli bir yaş üzerinde yazar ve şair ağabeylerimizde de bu ruh halini gözlemliyoruz. Hep bir eski Sivas’ı anlatma ve günümüzle karşılaştırma çabası içerisindeler.

Bu günü doğru yaşamak daha önemlidir diye düşünüyorum. Eski tüm değerleriyle, güzellikleriyle dünde kalmıştır. Tarihteki yerini artısıyla eksisiyle almıştır. Eskiye müdahale edemeyiz ama dünü doğru anlayarak bu günü doğru yaşamalı ve geleceği daha iyi şekillendirmeliyiz. Yazar dostlarımızda ara sıra da olsa bu günü ve hayal ettikleri geleceği yazarlarsa daha iyi olur. Hayaller geleceği yazdırır muhakkak. Elli sene sonra Sivas’ı hayal ederek yazı ve şiir pekâlâ yazılabilir. Mesela yüz sene önce, henüz Sivas’a elektrik ve tren gelmeden bir süre önce, Bacanakzade Ziya Bey tarafından, “Sivas Başkent olsaydı” ana fikrinde “Rüya” isimli fantastik diyebileceğimiz hikâye kaleme almıştır.

Peki elli sene önce ne olmuş. En başta fakirliğin, imkânsızlıkların had safhada yaşandığı günler değil mi? Selçuklu’nun, Osmanlı’nın yaptıkları muhteşem eserlere benzer camiler, hanlar, hamamlar mı yapılmış? Yoksa Hz Mevlana ve Yunus gibi çağına yön veren âlimler mi yetişmiş? Bu örnekleri misli misli çoğaltabiliriz. Valla kimse kusura bakmasın. Sivas’a gelen misafirleri özellikle Selçuklu azda olsa Osmanlı eserlerini gezdiriyoruz. Son yüz yılda elle tutulur pek bir şey yok. Bu da gösteriyor ki, Taşhan’da, Buruciye Medresesinde çay keyfi yapılırken büyük medeniyetlerin temelleri atılmıyor. Çaylar yudumlanırken aval aval muhteşem medeniyetimizin seyrinden başka bir şey yapılmıyor maalesef.

İnsan eskiyi anlatırken daha çok kendi çocukluğuna olan özlemini anlatır aslında. İnanın şimdiki çocuklarda elli yıl sonra şu anı ballandıra ballandıra anlatacaklardır. “Fakirdik ama gururluyduk” diyen büyüklerimiz bilsinler ki şimdiki insanlar da bir o kadar gururludurlar. Bilakis şimdiki çocuklar birçok yönden daha şanslılar. Ebeveynler çocuklarına karşı hiçbir dönem olmadığı kadar ilgililer en azından. Geçmişle bu günü kıyaslarken şartları ve ortamı düşünerek kıyaslamak daha doğru olacaktır. Özellikle günümüz gençlerini acımasızca eleştirmemek gerekir. Zamanında bizimde yaşadığımız hataları, tecrübesizlikleri göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Bu bağlamda mükemmel gençlik kavramından kurtulmamız gerekiyor. Sonuçta hatalarımız bizleri eğitmiyor mu?

Her ne olursa olsun hayata karşı karamsar olmamak gerekir. Bazı noktalarda kötüye gidiş yönlerimiz olduğu kadar iyiye, güzele gidiş yönlerimizde çoktur. İyi ve kötü tercihler sonuçta biz insanların elindedir. Geçmiş, bugün ve gelecek döngüsünü dengeli ve sağlıklı temellere oturtmamız gerekiyor.  Tarihimize sahip çıkalım ama hep mazide yaşamayalım. Hep geçmişi yazmayalım. Belki de yaşanmışlıkları yazmak daha kolay geliyordur insanlara. Eğer bizler muhasır medeniyetler içerisinde yerimizi alacaksak çok çalışmalıyız, çok üretmeliyiz, büyük düşlerimiz olmalı. Geçmişimizle, geleceğimizle, kültürümüzle beraber zenginleşmeliyiz.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 27 Nisan 2016 - Yazı No: 97  
İrade Gazetesi-Eski Yeni Karşılaştırmaları-İlkay Coşkun-27.04.2016

18 Nisan 2016 Pazartesi

Herşey Dahil

Herşey Dahil

Merhaba sevgili dostlar.

Geçen hafta mesleki bir kurs dolayısıyla Gaziantep’te idim. Her şey dahil beş yıldızlı bir otelde konakladık. Eğitimin ve gezmenin tozmanın dışında daha çok “Her şey dahil”  ifadesi üzerine biraz hasbıhal etmek istiyorum izninizle.

Havaların ısınmaya başlamasıyla birlikte tatil planları yapılmaya başlandı bu günlerde. Özellikle terörle mücadele eden güvenlik güçlerimize beş yıldızlı otellerde tatil imkânı sunulacağına yönelik haberlerde gündemde.

“Her şey dahil” tatil konseptinde israfın üst noktalarda olması herkesçe malum. Otelin içinde yeme içme ve eğlenme faaliyetleri daha çok ön planda.  Arka arkaya gelen ve üç öğün sunulan çok seçenekli menüler gözleri doyurduğu kadar, göbekleri de kalınan süre nispetinde büyütmeye başlıyor.  Kısa periyotlarda da olsa düşük gelirli insanların da bu tarz ortamlarda bulunmasını olumlu karşılarım. Bu insanlar için farklı bir ortam ve farklı bakış açıları sunabileceğini de düşünüyorum. Kimi insanlar için kendini değerli hissetmelerine, iyi hissetmelerine vesile olabilir. Bu gibi ortamlar geçici de olsa insanın özgüvenini yükseltebiliyor ne yazık ki.

Daha çok eleştirim hayatı “Herşey dahil” formatında yaşayan insan profili üzerinedir. Düşünsenize maddi durumu iyi olan bir insan ömrünü bu şekilde geçiriyor. Yeme, içme, eğlenme üzerine kurgulanmış bir hayat. Böyle bir insan fakir insanların, zor durumda olan insanların halini ne kadar anlayabilir ki. Dünyayı güllük gülistanlık görmesi çok normal. Oruçta tutmuyor ise açın halini nasıl anlayacak. Böyle bir ortamda yanındaki bir insanla ekmeğini paylaşmak gibi bir güzelliği hiç yaşayamayacak belki de. Paranın aracılığında hizmet edenleri ve hizmet edilenleri görecek sadece. Ne ekmeğin fiyatını bilebilecek ne de suyun ara sıra da olsa kesik halini görebilecek. Kısacası hep varlığı görmekten yokluğa hiç şahit olamayan bir insan profilini düşünün.

Kültür emperyalizmini bu alanda daha çok gözlemleyebiliyoruz. Lobide Türk müziği çalmasını isteyen bir dostumuz ilgililer tarafından nazikçe geri çevrildi. Malum ya otelin bir konsepti var. Kendilerine göre uygulamaları var. Odalardaki buzdolapları ağzına kadar alkollü içeceklerle dolu. Denebilir ki, alkol alanlara sunulmuş bir imkan. Dar çevrelerde hoş karşılanmayan birçok davranışların, alışkanlıkların bu tarz yerlerde hizmet adı altında sunulmasının doğruluğu ise tartışılır.  Devede kulak gibi de olsa mütedeyyin insanlara sunulmuş imkanlar da var denebilir. Dindar insanlar düşünülerek hazırlanmış tatil ortamları da var ama çok az. Nedense yüzde doksandan fazla Müslüman olduğunu söylediğimiz vatanımızda kültür değerlerimizi dejenere etmelerine ve dinini yaşamaya çalışan insanların zarar görmesine bir şekilde de olsa göz yumuyoruz. Nasıl ki, sigara bir zamanlar toplumumuzda daha çok rağbet görürken şimdilerde sigara içilen alanların daralmasıyla popülaritesinin azalması gibi. Alkol alımında ve kültür erozyonuna sebebiyet veren kültür emperyalizmine de dur dememiz gerekmiyor mu? Adıyla sanıyla Müslüman ve Türk olan bir otelde ilk planda Türk müziği çalmalıyken ille de yabancı müzik denmesi ne kadar doğru sizce. Bu müzikler olacaksa da öz müziğimizin yanında ikinci sırada yer almalılar.

Aşırı tüketim lüksü, bir hastalık bence. Maddi durumu iyi olup, dindar geçinen çok insan bu virüse kapılmış durumda. Bu virüse karşı savaşmak istediklerini ya da savaşıp başarılı olduklarını sanmıyorum. Çok lüks bir evde oturan, lüks bir arabaya binen, paraya para demeyen dindar insanlarda olsalar bahsettiğim yönlerini çok eksik görürüm. Rahatlık rehaveti de beraberinde getiriyor maalesef. Hepsini de anlamaya çalışırım ama özellikle her şey dahil otellerde helal ile haram yaşantıların bu kadar yan yana hatta iç içe olmasını hiç anlayamıyorum.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 20 Nisan 2016 - Yazı No: 96
İrade Gazetesi-Herşey Dahil-İlkay Coşkun-20.04.2016

8 Nisan 2016 Cuma

Sultanşehir Üzerine

Sultanşehir Üzerine

Suyundan mı havasından mı toprağından mı bilinmez, kimi şehirler vardır bakınca şiir gibi gelir insana. Fiziki görüntüsünde gizli bir ruh vardır sizi kendine çeken ve kendine bağlayan. Yollarında, sokaklarında aşığını, yazarını, ozanını görürsünüz bu şehirde. Beton yığınlarının içinde de kalsalar huzur dolu bir yuva görünümünü kaybetmezler hiçbir vakit. Sivas benim nazarımda geçmişten gelen bir ruha sahip olan nadir şehirlerimizden biridir. Buram buram Selçuklu tarihi kokan bir şehirdir.  Günün getirileri olan birbirine benzeyen apartmanların yanı sıra, tarihsel estetiğini ve kültür miraslarını da muhafaza etmeye çalışan bir anlayışın ürünü olan tarihi yapılarla da göz doldurur bu şehir.
 
Sivas’ımız bu aşamada tarihten gelen kimliğini ve bağını devam ettirme çabasını her türlü olumsuzluklara rağmen sürdürme iradesini taşıyan bir şehirdir. Her şehrin kendine özgü mimarisi, kültürü vardır. Sivas özellikle çağın gerekliliklerini yerine getirmeye çalışırken, Selçuklu şehri hüviyetini kaybetmeme arzusundadır. Son elli yıllık süreçte şehri yönetenler daha doğru kararlar alabilselerdi, şehrimizin daha iyi noktalarda olması kaçınılmazdı. Geçmişle ilgili herhangi bir şey yapılamayacağına göre gelecek noktasında güçlü bir irade sergilemek daha doğru bir davranış olacaktır. Bugün şehir için neler yapılabilirin kritiğini yapmak, şehre katkı sağlamak isteyen her Sivaslının önceliği olmalıdır.
 
Sivas’taki kale evleri projesi gibi tarihten koparılmadan gerçekleştirilecek şehirleşme, bu mirasların gelecek nesillere devrini öncelemek bu açıdan önemlidir. Günümüz yapılaşmalarını her zaman salt toki ve site mantığı ile gerçekleştiremeyiz. Rant ile gelir zihniyetini bu aşamada azami ölçüde geri planda tutmamız gerekiyor. Divriği ilçemizdeki konakların, tarihi mekânların geçmişten koparılmadan korunup günümüze taşınmasını bu anlamda çok değerli buluyorum. Divriği’ni görünce tarihiyle iç içe yaşayan Amasya şehrimizi görmüş gibi oluyorum. Sivas merkezdeki tarihi konaklarımızın tam anlamıyla korunamamış olması büyük bir eksiklik. Bölüm bölüm korunan eserler olmasına rağmen gönül ister ki şehrin silueti konaklarla çevrelenmiş olsun.
 
Sivas’ımız birçok şehir gibi gecekondu gerçeğini yaşamamış bir şehir. Üçyüzbini aşkın şehir nüfusuyla taşra kültürünü kendi bünyesinde zenginlik olarak kullanarak bu günlere geldi. Çermikleriyle, dünya mirasları içinde haklı yerini alan Divriği Ulu Camisi ile ve birçok tarihi güzellikleriyle resmin bütününü tamamlar ve yoluna devam eder bu şehir. Bu noktada ki en büyük eksiklik belki de çalışma alanlarının bu bağlamda yetersiz olmasını söyleyebiliriz. Bu alanların yeterli seviyelere çıkartılıp göçü engellemek gerekir diye düşünüyorum. Sivas olarak birçok saklı değerler tescillendirilip şehrin dolayısıyla şehirlinin faydasına sunulmalıdır. Bazı kültür miraslarımızın orijinalliğinin bozulmaması için teknolojinin bizlere sunduğu en etkili koruma yöntemleri kullanılmalıdır.
 
Âşık Veysel gibi şehrin diğer kültür değerlerini, uluslararası alanda tanınır hale getirebilmek bizlerin çabalarıyla olacaktır ancak. Son zamanlarda Sivas dışında çok da fazla bilinmeyen, şehrimizin değerlerinden Kadıburhanettin, Şemseddin Sivasi, Aşık Ruhsati, Sefil Selimi gibi kültür elçilerimiz yine bu şehrin kültür adamlarının çalışmalarıyla Sivas sınırlarını zorlamaya başladı diyebiliriz. Sivas folklorunu, düğün-dernek geleneklerini, halaylarını, ev yemeklerini, âşık ve ozanlık gibi birçok geleneğimizi yaşatarak gelecek nesillere taşımak kültür adına önceliklerimiz olmalıdır. Şehirlerdeki kültür evlerinin, kütüphanelerin bu anlamda görev yapmasını önemsiyorum. Gençlerimizin daha bilinçli daha bilgili daha güzel yaşamasına vesile olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bilinçli ellerin değdiği şehirlerdeki hayat alanlarında kaliteyle birlikte zarafeti inşa etmek şehirlerin kimliğine artı değerler katacağına inanıyorum.
 
Şehirler yaşayan insanlarla beraber canlı varlıklardır aslında. Şehirleri şehir yapan insanlar ve kültürleridir. “Sivas” ile birlikte tarihte ondört isimle yerini almış münbit bir Anadolu şehridir. Bu özel hüviyetini her türlü eksikliklerine rağmen devam ettirecektir. “Gözyaşı dökülmeden büyük işler başarılamaz” sözünde olduğu gibi bu şehir sıkıntıları, acıları tarih boyu yaşayarak günümüze gelmiş ve büyük medeniyetimize önemli katkılarda bulunmuştur.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 13 Nisan 2016 - Yazı No: 95

İrade Gazetesi-Sultanşehir Üzerine-İlkay Coşkun-13.04.2016

 

3 Nisan 2016 Pazar

Eleştiri Mevzusu

Eleştiri Mevzusu

Merhaba dostlar.

Eleştiri, insanın fıtratında olan bir hal. Her insan öyle veya böyle kendisinde var olan bu huyunu kullanıyor. Birde bunu meslek edinenler var tabii ki. Eleştirinin hakkaniyetli, vicdanlı, insani, insaflı ve yerli yerinde olması gerekir. Edebi türlerden biri olan eleştiri uzunca bir süredir özellikle edebiyat, kitap, dergi ve sinema çevrelerinin gündeminde. Daha çok bu alanlardaki eleştiri yetersizliğinden yakınılmakta çoğu kez. Eleştiri daha çok geri planda tutulan ve toplum nezdinde çok da cazip olmayan bir alan. Neden cazip olsun ki, öyle veya böyle tepki alınabilecek, hatta ve hatta düşman kazanılabilecek bir alan olmasına rağmen eleştirinin sanatsal anlamda kıstasları, ölçütleri ve bir değeri vardır. 
 
Eleştiriyi kibirden soyutlamak çok güç olsa gerek. Onu beğenmez, bunu beğenmez ruh halinde olup da yapılan bir iş midir diye düşünmüyor değilim aslında. Kişinin kibir duygusundan arındırarak yaptığı eleştiri daha doğru ve yerinde olacaktır. Dedikodu mecrasından uzaklaştırılarak yapılan eleştiriler asıl adrese daha kolay ve daha doğru olarak ulaşacaktır hiç şüphesiz.
 
Bu alan, çıkar ilişkilerinin ve tarafgirliğin ön planda olduğu bir alan ister istemez. Öğle veya böyle insanların kendilerine ait olan bir çevreleri ve bu çevrelerde oturan fikri yakınları vardır. Bunları göz ardı etmek teorikte mümkün ama uygulamada fazlaca mümkün olmayan nahoş bir durum belki de. Bu doğrular gözetilmeden yapılan eleştiriler çok da sağlıklı bir yaklaşım olmasa gerek. Eleştirilerde de sağ ve sol gibi cenah yoktur demekte en azından uygulamada ve realitede bize tatmin edici gelmez. Vardır elbette. Edebiyat çevrelerinde eleştirmen sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdadır. Olsalar bile en azından spor eleştirmenleri kadar popülariteleri yoktur diyebilirim.
 
Eleştirilen için, eleştiri ne kadar moral bozucuda olsa insaflı olduğu müddetçe eleştiriden korkmamak gerek. Yapılan eleştiri yerli yerinde ve ehil kişiye aitse eğer eleştiri insanı geliştirir. Eleştiri, sanat adamını yetiştirir ve güçlendirir adeta. Eksikliklerini görmesini sağlar ve gidermesine vesile olur. Bu alanda tanıtım yazıları da olacaktır elbette. Bunu eleştiri yazılarıyla karıştırmamak gerekir. Değerlendirme yazıları eleştiri yazılarının yerini tutmaz ama en azından ifade olarak bile daha yumuşak geliyor insana. Güzelleme yazılarında amaç daha çok bellidir bu da başka bir vaka. 
 
Eldeki ürünü kabul görmüş kıstaslarda değerlendirmek, eksiklikleri, yetersizlikleri hakkaniyet ölçüsünde ele almaya ürün sahibi de çok karşı çıkmayacaktır. Okuyucuya, dinleyiciye, izleyiciye ulaşmış ürün eser sahibinden çıkmış oluyor zaten. Eser sahibi üzerinden değil de, ürün üzerinden eleştiri yapılması en uygunu olacaktır.  En iyilerin seçildiği bir ortamda dolaylı da olsa kötüler gündeme gelecek demektir. İlle de kötüyü deklare etmek istendiği noktada çoğu kez sıkıntılar baş gösterebiliyor. Renkler ve zevkler burada da karşımıza çıkıyor. Zaman, ortam, eğitim durumu, çevre gibi birçok faktör eleştirinin şeklini de belirleyebilmektedir. Bir örnek verecek olursam; halk edebiyatının lezzetini tadını çok iyi almış bir şiir eleştirmeni, İkinci Yeni şiir anlayışını ne derecede doğru eleştirebilir ki. İkisi de şiir olsa da bir beğeni düzeyi, keyif alma hali vardır. Bu anlamda eleştirmenin kendi uzmanlık alanı üzerinden hareket etmesi daha doğru olacaktır. Burada ki kastım, eleştirmenin mutlaka akademik düzeyde biri olmalı türünden bir yaklaşım değildir kesinlikle. Akademik bakış, sanat ve sanatçı üzerinden getirileri kadar götürüleri de vardır. Bu da konunun başka bir boyutu.
 
Genelde sanat çevrelerinde ki eleştiri alanı türlü türlü oyunların oynandığı bir ortam olmanın ötesine gidemiyor çoğu zaman. Bu oyunlar öyle çoktur ki. Bu konuyla ilgili örnekler vermem gerekirse; bazı çevreler alakasız bazı –sözde- sanat adamlarını piyasaya sürerler. Bunlar için bilinçli olarak eleştiri mekanizmasını bir şekilde de olsa kapalı tutarlar. Bu şahıslar karşılıklı menfaatler içindedirler ne yazık ki. Bunlar toplumun belleğini bir süre de olsa işgal ederler. Özellikle duayen addedilen usta sanatkarlar tarafından, piyasaya pompalanan popüler eserlerin, popüler kişiliklerin sunduklarını eleştirmekten çekinen eleştirmenlerimiz var. Amiyane tabirle eser sahibinin arkası güçlü ise piyasa eleştirmenleri eleştiri mekanizmasını çalıştırmaktan korkarlar. Çok sürmez bunlar toplumun ve sanatın süzgecinden süzülüp hak ettikleri yerlerde bulurlar kendilerini. Tüm beklentimiz, özellikle en iyi ürün sınıflamasının yapıldığı sanat çalışmalarının tamamı, ehil kişilerin eleştiri süzgecinden geçmesi ve hakkaniyet dışı pompalanan eserlerin de bu yolla elenmeleri olacaktır.
 
Eleştirilerde özellikle gençlerin insafsız eleştirilerle şevkini, gayretini kırmamaya özen gösterilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca yetenek, liyakat, ehlilik, uygunluk, beceri gibi vasıflar gözetilmelidir.
 
Eleştiri; okuyucu, dinleyici ve izleyici için güzel bir ön fikirdir çoğu zaman. Doğru kalemlerden, doğru dillerden çıktığı müddetçe, sanatsal ürünlerin gelişmesi için de önemli bir argüman olacaktır hiç şüphesiz.
 
Sağlıcakla kalınız.

 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 06 Nisan 2016 - Yazı No: 94
İrade Gazetesi-Eleştiri Mevzusu-İlkay Coşkun-06.04.2016

26 Mart 2016 Cumartesi

Acziyet Mevzusu

Acziyet Mevzusu

kahramanlık taslayan insan
neyle kiminle savaşın senin
bilmez misin ki insanlar ölümlüdür
insanlar aciz insanlar et kemik

Merhaba sevgili dostlar.

Baş döndürücü gelişmeleri, yenilikleri yaşayan insanın acizliklerinde, yetersizliklerinde, ruhunun ve yüreğinin kırılganlıklarında çok bir değişiklik yok aslında.

Bu bağlamda örneklemeleri birçok alandan verebiliriz. Yazarçizer çevresinde gözümüzde çok büyüttüğümüz birtakım tanınmış kişileri yakından tanıma fırsatı bulur isek bahsi geçen bu halleri çok rahatlıkla gözlemleyebiliriz. İnsanların deruni yönlerinin yanlarında, sığ yanları, sıradan yanları hep vardır, var olacaktır. Çok basit düz mantıkla çözülebilecek bazı konuları, isminin önünün hayli kabarık bazı insanların çözemediklerine şahit olmuşuzdur. Nasıl ki bir bıçak doğru elde çok maharetli bir edevat olur, yanlış elde insanı katil yapar ise, ilimde böyle değil midir? İlimle kimi bilim adamı insanlığa faydalı âlim olur kimisi de atom bombası yaparak insanlığın sonu olur. İnsanı ileri noktalara taşıyan bir ilim adamının yanında, insanları sapkınlığa, inançsızlığa sevk eden bilim insanları da çıkar gün gelir. Allah vergisi çok önemli özellikleri olan bazı insanların bu kabiliyetleri birçok cehaletleri de perdeleyebilir. Güzel yönleriyle hayran kaldığımız insanları tanıdıktan sonra hayal kırıklığına da uğrayabiliriz. Bu örnekleri çoğaltabilir de.

Eğitimin, kültürün, inancın, genlerin, fizyolojinin, sağlığın önemi yadsınamaz. İnsanın yaşam kalitesini belirleyen en önemli unsurlardandır. Cehaleti yenmenin önemini toplumlar üzerinde çoğu zaman gözlemleyebiliriz. Ama her türlü olumlu gelişmelere rağmen insan acziyetini de taşıdığına şahidiz. Dünyanın geçiciliği ve ölüm gerçeği üzerinden kabulleniş sayılan ruh halini de taşıyabilmelidir. Biliyor ki insan her türlü tekâmüle rağmen bazı şeyler değişmeyecektir. Dünyamızda ne kadarda enerjinin dönüşümüne de şahit olsak kaynakların bittiği bir nokta vardır muhakkak.

İnsan yüreğinin ve beyninin bir köşelerinde boşlukları hep yaşarlar az veya çok. Bu boşluklar kimi zaman uzunca bir süre pasiftir. Bir an gelir harekete geçer ve aktifleşir. Bu boşluklar daha çok korkuları, tedirginlikleri, yetersizlikleri, acizlikleri içerir. İşler yolunda iken, sağlık yerinde iken bu boşluklar genel olarak uyur vaziyettedir. Bir nevi bilinçaltındaki derin çukurlardır bunlar.  Bu boşluklar eğer disipline edilmezse, törpülenmezse, dizginlenmezse çok kötü sonuçlar doğurabilir. Yüreklerdeki ve beyinlerde ki bu boşluklar bu anlamda hep vardır. Manevi anlamda yapılan iyileştirme çabaları insana olabildiği kadar deva olabiliyor. Manevi yönden kendini kuvvetlendirmiş bireyler zor zamanlarda daha az zarar görerek yoluna devam ediyorlar. Zaman zaman durduk yere hüzün yaşayan, durduk yere karamsarlığa kapılan insan, yaşadığı bu negatif duygulardan dolayı iletişim noktasında ki bağlantıları son derece zayıftır. Bu yüzden olabilecek tüm negatifliklerin bir nevi dışavurumlarını yaşarlar. Boşluk her zaman doldurulmaya müsaittir. Boşluklar cazip alanlardır aslında. Adı üzerinde boşluk. Bu alanları olumlu argümanlarla doldurmak demek olumsuzlukları bir anlamda asgariye indirmek demektir. Boşluk boşluğu kabul etmez, hep dolma eğilimindedir.

Cüzi iradeye sahip olan insanoğlu emeği ile çalışması ile hep bir noktaya gelme gayretini gösterirken kader aynasına görüntüsü yansır. Kimi zaman lütuf içerisinde kahırlarını, kimi zamanda kahır içerisinde lütuflarını yaşar. Küllü irade çerçevesinde kulluğunun yanında acizliği de vardır. Hz Âdem’den beridir fizyolojik olarak birbirimizden yok farkımız. Çoğu zaman zırva içinde ki insan zirvede de olsa zafiyet gerçeği hep yaşanmaktadır. İnsanoğlunun canlılar içerisinde kendisini dizginleyebilmesi, eksiklikleriyle birlikte kendisini bilmesinden geçer. Bazı insanları ne kadarda büyütürsek büyütelim, insanoğlu zaaflarıyla var olan bir canlıdır. Büyük dediğimiz insanların da zaaflarını görmemiz ve ona göre değerlendirmemiz bu noktada önem arz eder.

Çaresizlik, umut ve hayalperestlik üçgeninde gezeleyen insanoğlu ne kadar ilerlerse ilerlesin, doğum seremonisi ve sonrasında ölüm elvedası gerçeğinin dışına çıkamıyor bir türlü. Şu bir gerçek ki; doymaya ve ölmemeye çalışan insanoğlu bu dünyada ne tam olarak doyabilecek ne de ölümsüzleşecek.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 30 Mart 2016 - Yazı No: 93
İrade Gazetesi-Acziyet Mevzusu-İlkay Coşkun-30.03.2016

 

20 Mart 2016 Pazar

Şehir ve İnsan

Şehir ve İnsan

İleri teknoloji, modernite, küreselleşme, teknolojik hayat derken insanoğlu değişimleri hızlı bir şekilde yaşıyor. Gerek insanların şehirleri şekillendirmesi gerekse de şehirlerin insanları şekillendirdiği girift hali toplumlar her aşamada yaşıyor. Şehirler tarih ve kültür aktarımı da yaparlar, yapmalıdırlar. Başka bir değişle şehir, kültürü, medeniyeti ve tarihi yansıttığı kadar şehirdir diyebiliriz. Köyün doğallığı ve bakirliğin yanında şehirlerin daha çok zenginliği, kültürü olmalıdır. Şehirli olma ve şehre karşı aidiyet hissi duyma kavramları bu bağlamda daha çok önem arz ediyor. Şehirler bir nevi milletlerin boy aynasıdır.  

Şehirlerin tarihi miraslarına sahip çıkma, koruma ve yaşatma kültürünü her daim canlı tutmak gerekiyor. Şehirlerin dönüşümünü geçmişle gelecek arasında bir köprü zihniyeti ile inşa etmek lazım. Yüz yıllar sonrasında bizlerden bir şeyler kalması adına üst kalitede değerler bırakmamız gerekiyor. Şehirlerin kendine özgü değerlerini daha da zenginleştirerek gelecek nesillere aktarmamız bu noktada önem arz ediyor.

Tekâmül, ilerleme, zenginleşme, rahatlık ve iyi bir yaşam istikametinde sergilenen çabalar her zaman yaşamın içerisinde yer buluyor. İnsanın değişimlere karşı geliştirdiği uyumu, değişimdeki kıvraklığı, kabullenme yeteneği birçok yeniliğin kapısını aralıyor çoğu zaman. Bu perspektif şehirleşme ile vücut buluyor. Doğa ile iç içe, yalnızlığını doya doya yaşama hevesinde olan insanoğlu tam tersi istikamette, şehirlerdeki kalabalık alanlarda yaşama devam ediyor. Sosyalliğini çok çeşitli boyutlarda yaşama isteği kalabalıklaşmayı beraberinde getiriyor. Sinemasına, alışverişlerine, etkinliklerine ve daha birçok faaliyete şehirde kavuşuyor insan. Eğitim, sağlık gibi alanlardan daha fazla hizmet alma çabası şehirlere olan ilgiyi artırıyor. Yaşanan bu koşturmacalar devam eden alışkanlıkları da beraberinde getiriyor. İstanbul da uzun yıllar yaşamış olan bir insanın İstanbul’dan kopamaması dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Çocuklar, torunlar derken bu bağ insanları zorunlu kılıyor. Bu bağlamda hayatın gidişatını daha çok yeni nesiller belirliyor.  

Yabancılaşma sorunsalını kıvrak zekâsıyla ve yöntemleriyle aşmaya çalışan insan, Avrupa’nın metropol başkentlerinde köy derneği kurarak büyük bir şehir içerisinde kendi dünyasını yaşayabiliyor. Doğada ki etki tepki kuvvetlerinin kurulduğu dengeye benzer bir denge hali görülüyor. Belki kasırganın önünde bir esinti gibi kalıyor ama esintilerin birleşerek bir kasırga olabilme şansı her zaman vardır. Denizden uzak tarımsal topraklar nasıl ki bir dönem erkek evlatlarına, deniz tarafındaki verimsiz alanlar kızlara verilirdi. Gün geldi o beğenilmeyip kız çocuklarına dolayısıyla damatlara verilen alanlar turizmin getirileriyle daha kıymetli hale geldi.  Aynen bu örnekte ki gibi hayat çoğu zaman oyunlarını oynuyor biz insanlara. Para, rant ve sonucunda rahatlık tek başına avantajlarıyla çalmıyor şehirlerin kaderini. Kirli hava, gdo’lu besinler, trafik, temiz olmayan su gibi çokça sorunu da beraberinde getiriyor. Her ne kadar son yıllarda şehirlerimizin altyapı, içecek su, havasına yönelik ciddi manada iyileştirme çabalarına rağmen bir yerde tabiat kendini yenileyemiyor. İster istemez çaresiz haller de baş gösterebiliyor.

Şehirde evlerin içinde ve balkonunda teknolojiyi kullanarak bir hayatı harcamak insanoğluna ne kadar özgürlük sağlar? Bu durumun iyi irdelenmesi gerekiyor aslında. Dünyanın güzelliklerini içine sindirerek, tabiri caizse doya doya yaşama olgusunu ve özgürlüğünü şehirlerimizde nasıl yaygınlaştırabileceğiz? Şehirler yıkılıp yeniden mi inşa edilecek? Yoksa daha kötüye mi gidiş olacak?

Ne kadarda değişim, yenilik yaşansa da, insanların fizyolojik ihtiyaçları ve dünyanın geçicilik gerçeği değişmiyor. Çocuk ve genç yaşlarda teknolojiyi çok iyi kullanan bireyler, yaşları ilerledikçe teknolojinin gerisinde kalmaya başlıyorlar. Bu durum bir yerde denge görevi üstleniyor. Bir yerde insanoğlu bir nevi kendini frenliyor. Mola ve sindirme halini yaşıyor toplumlar bu aralarda.

Değişimin önünde durmak çok zor. Mahalle bakkallarının kapanıp marketlere dönüşmesine engel olamayabiliriz ama mahalledeki marketlerde de çalışabiliriz. Çocuklarımız çalışır ekmeğini kazanabilir bu küçük işyerlerinde. Önemli olan değişim sonundaki yaşantıyı naifleştirebilmektir. Site önlerinde çocuklar çok güzel oyunlar oynayabilirler. Şehirlerdeki kültür evleri, kütüphaneler, sosyal alanlar vs. nesillerin daha bilinçli daha bilgili daha güzel yaşamasına vasıta olabilir. Kadın elinin değdiği şehirlerdeki hayat alanlarında güzeli, kaliteyi, zarafeti inşa etmek ve yaşatmak şehirlerin kimliğine artı değerler katacağına inanıyorum.

Şehirler büyük medeniyetlere mekân olmuştur tarih boyunca. İnsanların elinde bir zamanların büyülü şehri Bağdat’ın olduğu gibi. Yine aynı insanoğlunun elindeki günümüzdeki Bağdat şehri ise savaşların, ölümlerin, zulümlerin yaşatıldığı yerlere de dönüştürülebiliyor ne yazık ki.

Şehirleri kuran erkin felsefe bilmesi, mana yönünün ve estetik yönünün üst düzey gelişmiş olması gerekiyor. Şehirlere sadece mimari çerçeveden bakmamak gerekiyor. Şehirlerin kadim kültürlerinin, ruhunun olması da gerekiyor aynı zamanda. Bu anlamda bir eleştirim oluyor ister istemez. Daha çok hatırlansın ölüm diye mezarları gözünün önüne yapmış ecdat. Bizler bunun anlamını kaybederek mezarlıkları dışarıya alınmasını izliyoruz. İşte bunu anlamaya çalışıyorum. Böyle yaparak şehirleri yaşayan ölülerle doldurduğumuzu bilmiyoruz.

Velhasıl, insanlar varsa şehirler var. İnsanlar varsa güzelliklerde olsun ister gönül. Güzelliklerde çirkinliklerde biz insanoğlunun elindedir. Özlenilen, istenilen bir şehri anlatan bir şiirimle yazımı sonlandırmak istiyorum. Sağlıcakla kalınız.

Şehriyar

ateşe su taşıyıp Mekke’ye yol alırken
rüyalardan önce görülmeli bu şehir 

sızlayan mürekkebe derman bulup
kalem tutturmayı iyi bilir bu şehir

düşmana karşı en keskin balta olup
nice uykudan geri koymalı bu şehir

adına koçlar gönderilir İbrahimlere
kaç put kırdırır burçlarında bu şehir

şehirlerin rüyaları boz bulanıkken hala
Kudüs gibi mücevher olmalı bu şehir

meşkle yoğrulup sonsuzluğa susamışken
ne mutlu ki, aşk yolunda bu şehir
……
şehirliyiz evet, manada altını, yakutu
gerçekte şehriyar kalmalı bu şehir

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 23 Mart 2016-Yazı No: 92
İrade Gazetesi-Şehir ve İnsan-İlkay Coşkun-23.03.2016

17 Mart 2016 Perşembe

Şair ve Yazar İlkay Coşkun - Bizim Sivas

ŞEHRİMİZİN KÜLTÜR DEĞERLERİ- ŞAİR  VE YAZAR İLKAY COŞKUN

1971 doğumlu şair yazar İlkay coşkun, ilk eserlerini şiir alanında verdiği için daha çok şair olarak bilinir. “Yüreğimden Süzülen Nağmeler”, “Düş Yolcusu” ve “Bilonsa” isimlerinde üç şiir kitabı vardır.  Baskıya hazır, deneme, aforizma ve şiir kitapları mevcuttur. Şiirlerinde daha çok toplumsal konulara ağırlık verir. Şiirlerinde duyguyu ve imgeyi önceler. Tamamen duygudan arındırılmış şiirlerden haz almaz. Şiirlerinde kıyıda kenarda kalmış az kullanılan kelimelere de yer verir. Gelenekten gelen bağını kuvvetlendirme çabasındadır. Teknoroman/tik, Göğrafya, Bilonsa, Karmate, Giz Sancısı, Sen/Sizliklerim, Yarına Epilog, Ayar/Sızım ilginç şiir örneklerindendir. Azda olsa hece şiiri yazmasına rağmen daha çok serbest tarzda şiirlerini kaleme alır. Görsel ve deneysel şiir olarak adlandırılan şiirleri de mevcuttur.

Şiirde bilgi birikiminin önemine inanan şair aynı zamanda yeniliklerin de peşindedir. Şiirde çeşitliliğe önem verir. Çok okuma az yazma felsefesiyle hareket eder. ”Şair, şiirin bir ucunu her zaman açık bırakabilmelidir” düşüncesiyle o açık uçtan her okuru şiiri farklı coğrafyalara, farklı mekânlara, farklı ufuklara, farklı rüyalara taşıyabilmeyi hedefler şair. İlkay Coşkun şiiri, kimliksiz düşlere vurulan gölgeler olarak betimler.  Başka bir tespitinde, “Yazar ve şairler ne kadar aksini iddia etseler de yazmak biraz da akıl verme ve birikmiş olan aklı dağıtma işidir” sözüdür. Kendini özeleştiriden de eksik kalmaz şair, bir sözünde şöyle eleştirir şairliğini: “ Şair biraz / çocuk haytalığı üzerinde âşık biraz / göğü tırmalayan güvercin kostak biraz / anlamak zor iş, deli biraz”

Şiir dostu şair Yusuf Bal şu şekilde tanımlar İlkay Coşkun’un şiirlerini;

“İlkay Coşkun kendi şiir tarzını, şiir dilini oluşturmuş bir şair. Şiirde şair kimliği yol almaya devam etmekte. Şiirde geldiği nokta ile yetinmeyen, kendini tekrarlamayıp, şiire sürekli yeni pencereler aralamaya çalışan şairleri hep takdir etmişimdir. İlkay Coşkun yazdıklarıyla şiire pencere açmakla kalmamakta, kimi şiirleriyle duvarı yıkmaktadır.”

Ulusal ve yerel birçok dergide şiir ve yazıları yayınlanmaktadır. Birçok kitapta şiirleri ve yazıları yer almıştır. Yerel bir gazetede haftalık yazılar yazmaktadır. Aynı zamanda yerel bir radyoda “İlkay Coşkun’la Edebi Sohbetler” isminde radyo programı hazırlayıp sunmaktadır.

İnsanoğlunun doğumunu, hayatını ve ölümünü imlediği, konu aldığı İlkay Bey’in görsel bir şiiri ile yazımı sonlandırmak istiyorum.

Refik Kutlu / 17 Mart 2016 / Bizim Sivas Gazetesi
Bizim Sivas - İlkay Coşkun - 17 Mart 2016 - Refik Kutlu


 
 

15 Mart 2016 Salı

Ateş Çemberi

Ateş Çemberi

büyük zannedilen
küçük menfaatleri
öne sürerek
büyük savaşlara girmek
eğer cehaletten değilse
mecburiyettendir

Merhaba dostlar.

Gezi Parkı eylemlerinden bu tarafa ülkemizde oynanan oyunlar tüm sıcaklığıyla devam ediyor maalesef. Egemen güçlerin terör örgütleri kanalıyla özellikle Müslüman ülkeler üzerinde oynanan oyunların en önemli ayağı ülkemiz üzerinde devam ediyor. Dışarıdan dizayn edilen akademisyenler, medya, cemaat ayağıyla bu savaş devam ediyor maalesef.

Terör adres tanımıyor. Ölümler arasında ayırım yapmıyor. Ankara’da ki son üç terör saldırılarında canımız fazlasıyla yandı. Özellikle teröre kurban verdiğimiz gençleri gördükçe durumun vahametini daha çok yaşıyoruz. Bu saldırıların temelinde şehir savaşlarını kaybeden ve belli kesimlere değil de topluma korku salmak amacıyla can havliyle yapılan aciz bir terör olayı olarak görmek gerekir. Ne yazık ki ülkemizde hala bu terörü savunanlar ve terörü masum gösterme çabaları içerisinde olan vatan hainleri var. Tarihte bunların örneklerini bu millet çok gördü. Kendilerini kültürlü, aydın, ülkenin aynası sayılan sanatçı kategorisine koyuyorlar ama birçokları Türkiye tarihini hiç okumayan, geçmişi gözden kaçırmış sözde kültürlüler. İşte onlar böyle aydınlar, sanatçı müsveddeleri. Allah ıslah etsin ne diyelim. Ülkemiz zor günler yaşıyor ama sonu iyi olacak Allah'ın izniyle. Yüzde bir oranında bile yer bulamayan insanların sesi şimdiye kadar çok çıkıyordu. Şimdi de zorda kaldıklarından mıdır bilinmez, geri planda kalıp fazlaca renk vermeyenler de avazları çıktığı kadar bağırdıklarından fazla var zannediliyorlar ama boşa çırpınıyorlar. Dokuz birden her zaman büyüktür.

Gerilla annesi olmak istiyorum” diyen sözde sanatçı çıktı geçen günlerde karşımıza. Kinini, nefretini bu millete bu cümlelerle kustu aklı sıra. Önümüze gelenin ne olduğuna, kaç gram aklı olduğuna bakmadan meşhur edersek olacağı budur. Aydınıyla, sinemacısıyla, televizyoncusuyla türkücüsüyle, komedyeniyle bir avuç azınlık ihanetlikleriyle, densizlikleriyle çıkıyorlar piyasaya. Bu millet bunları hak ettikleri yere mutlaka oturtacaktır hiç şüpheleri olmasın. İnsanımızın çoğunluğu birlik ve beraberlik üzerine hareket etmesi umutlarımızı her zaman canlı tutuyor.

Dünyada dengeler bir bir değişirken bunun gerisinde kalmama noktasında bir dış siyaset sergileyen devlet politikamız birçoklarının işine gelmemektedir. Coğrafyasında sağlam duruş sergileyen ve birçok oldubittiye gelmeyeceğini açık bir dille dile getiren dış politikamız, yıllar boyu özlediğimiz bir duruş sergiliyor. Birileri de öyle bir duruşa müsaade etmeyeceklerinin sinyallerini vermeye çalışıyorlar. İslam ordusunun kurulması, Müslüman ülkelerin bir uyanışı olarak gördükleri için var güçleriyle terörü destekliyorlar. Asla geri adım atmamamız bu noktada çok önemli. 

Bir süre önce, Suriye diktatörünün yanında yer alarak Orta Doğu’da güç gösterisi yapan Rusya yönetimi geri adım atarak askerlerini geri çekme kararı aldı biliyorsunuz ki. Bu kararın asıl nedeni Rusya'nın eski gücünden yoksunluğu yatıyor. Bu bölgede Amerika kadar güçlüyüm mesajını vermek istiyor ama kendi de bu söylediğine inanmıyor.  Bu geri adımın ardında ki gerçek Ukrayna ile yaşadığı problem ve ekonomisinde ki çöküştür. Gördük ki Rusya iki işi aynı anda götüremeyecek kadar aciz bir güç.

Her türlü zorluklara, teröre rağmen ülkemizde ki kalkınma, büyüme devam ediyor. Yavuz Sultan Selim köprüsünde sona gelindi. Boru hatları projeleri, hızlı tren projeleri gibi birçok proje hiç aksamadan devam ediyor. Müstemleke mantık bu güzel gelişmelerden rahatsız oluyor. Sıkıntılarımızın çoğunluğunda ki gerçek sebeplerin içinde bu ilerleyişimizden duyulan rahatsızlıklardır.

Ülkemizin, yaşadığımız şehirlerin, mahallelerimizin güvenliğinin ne kadar önemli, ne kadar değerli olduğunu görmemiz gerekiyor. Vatanımızın her köşesinde can güvenliğinin sağlanması adına devletimiz başta olmak üzere hepimizin görevleri var. Terörü timsah gözyaşlarıyla kınayan egemen devletleri, egemen güçleri iyi etüt etmemiz gerekiyor. Taşeron terör örgütlerinden çok arka planda savaşan azmettirici güçleri iyi tahlil etmemiz ve bunlara yönelik akıllı adımlar atmamız gerekiyor. Ülke olarak sadece savunma cephesinde durmayıp bulunduğumuz coğrafya da belirleyici olmalıyız. Egemen güçler terör kozunu kullanmaya ne kadar devam edecekler bilinmez ama biz diplomasi kanallarını sonuna kadar kullanarak aklıselimi elden bırakmayıp Müslüman daireyi genişletmemiz gerekiyor.

Ülkemizde, reddi miras düşüncesinde olan bir güruh var maalesef. Bu güruh gerek Osmanlı'nın mirasını, gerek Müslüman Anadolu'nun mirasının değerini, anlamını göremiyorlar. Uydurma devrim hayalperestlikleriyle, özgürlük safsatalarıyla güzel ülkemizi karmaşaya sürüklüyorlar. Destekte görüyorlar maalesef. Başka bir cenahta terörü hem istemediğini dile getiren ve terör sonrasında da nemalanmanın hesaplarını yapan çevreler. Bunlara da “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu“ diyesi geliyor insanın.

Son üç yüz yıldır hep savunmada kaldık ne yazık ki. Belirleyici olmanın  ötesinde gündemi belirlenen durumundaydık. Güçsüzlük zamanlarımızı bırakın, gücümüz kadar dahi olamadık. Az doğup çok ölen gibiydik. Son yüzyılda biz Müslümanlar biz Türkler aydınlanma ve batılılaşma safsatası yerine cehaleti yok etme ve birlik olma ülküsünde hareket etseydik çok daha iyi konumda olurduk hiç şüphesiz. Neyse ki Allah'tan bu sıkıntılar geçmeye başladı.

İnsanımız her türlü olumsuzluklara karşın sabırlıdır, âlicenaptır. İnsanımız kişilerden ziyade daha çok devlete ve vatana dua eder. Vatanımızın bölünmemesi için koruyucu en önemli panzehir kuvvetidir bu.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 17 Mart 2016 - Yazı No: 91
İrade Gazetesi-Ateş Çemberi-İlkay Coşkun-17.03.2016 
 

12 Mart 2016 Cumartesi

Sivas’ın Öz Değeri Kul Mehmet


Merhaba sevgili dostlar. 

Sivas’ın öz değerleri yazı dizime bu hafta 1949 yılı doğumlu emekli öğretmen Şair Kul Mehmet mahlaslı Mehmet Anulur Bey’e yer vermek istiyorum.

Yaklaşık on yıldır tanıma fırsatı bulduğum Mehmet hocam özenli, detaylı konuşmalarıyla dikkatimi çekti. Öğretmen olmasının verdiği konular hakkında ki izahatları, ayrıntılara dikkat çekme yönleri beni etkilemiştir. Sivas tarihi başta olmak üzere, halk edebiyatı, folklor, şehir kültürü gibi alanlarda sahip olduğu bilgi birikimini, bildiklerini karşıdakine iletmedeki duyduğu heyecanı gözlemlememek mümkün değil.  Hikmet yüklü kıssalar ve efsaneler dilinden eksik olmaz. Anlatımındaki naiflik dinleyeni alır uzaklara götürür adeta. Vatanını namusu kadar kutsal sayar ve Türklüğü ile şeref duymaktadır. Dini konularda, milli konularda ve kültür konularında duyarlı yaklaşımı tam bir Anadolu insanı çizgisindedir. “Kul” mahlası bu anlamda tam yerini bulmuştur. Dini konularda yazdığı şiirlerinde, iman, takva, itikat, tevekkül ve dua konularını önceler satırlarında.

1965 yılında şiirlerini kaleme almaya başlayan ozanımızın ilk şiirleri serbest tarz şiirlerdir ama daha sonraları hece şiirleri ve ozanlık yönü ön plana çıkmıştır. Çok küçük yaşlarda saz çalmaya da başlayan ozanımızın kendisine ait ezgileri mevcuttur. Sazını sırdaş olarak görür ozanımız ve elinden bırakmaz. Sazıyla yarenliğini ilerletir. Güzelleme, kavuştaklı türkü, mani, mahlasname, şairname, ninni, tekerleme, lebdeğmez, uzun hava vb. örneklerini vermiştir. Herhangi bir ustası ve çırağı yoktur. Âşıklık geleneğinden gelen birçok şiir türünden şiirleri mevcuttur. Elifname, Mahlasname, Ramazanname, Aşıkname, Vasiyetname gibi farklı şiir türlerinde de birçok şiir yazmıştır. Şiirlerinde konu, tema çok çeşitlidir. Sivas hıngeli üzerine yazmış olduğu şiiri dikkat çeken bir örnek. Kul Mehmet şiirlerinde akıcı üslubu vardır. Şiirlerini okurken hece şiirinin akıcı üslubunu, ahengini, uyumunu üst seviyelerde görürsünüz. Öğretmen hassasiyetiyle örer mısralarını. Didaktik öğeler okur ve dinleyenler için hep faydalı şeylerdir. Sıratı müstakim çizgisini işaret eder hep. Ozan mısralarını dizerken ağdalı, süslü ifadelere çok yer vermez. Demek istediklerini dolambaçlı yollardan değil de direk söylemesi şairimizin öne çıkan özelliklerinin başında geliyor.  

Turnalar kitabındaki değişleri, şiirleri, tahlilleri, izahatları, biyografisi derin ve uzun anlatımıyla okura mümbit bir Sivas sevdalısı portresi çizer. Turnalar’dan sonra yayına hazırladığı Sivas halaylarını, düğün geleneklerini, folklorunu ele aldığı kitap yakında raflardaki yerini alacak inşallah. Sivas Valiliğinin katkılarıyla çıkması beklenen kitap dörtyüz sayfanın üzerinde dolu dolu bir eser.  

“Gözyaşı dökülmeden büyük işler başarılamaz” Bir Arap atasözünde denildiği gibi sıkıntılar, acılar, gurbet ve özlemler gerçek şiirleri yazdırır ozana. Yaşamadığını, hissetmediğini yazmadığını üstüne basa basa vurgulayan ozanımız, halk ozanı olma kimliğini verdiği eserleriyle ve yazdığı hece şiirleriyle kanıtlamış ve Sivas halk ozanları içerisinde müstesna yerini almıştır. Yazdığı şiirleriyle poetikasını oluşturmuş bir ozandır. Kul Mehmet şiirini bu bağlamda tanımak zor değildir. Sağlık sorunları da yaşayan ozanımız Allah inancının verdiği güçle sabırla yaşama tutunur. Tevekkülüne sımsıkı sarılır. Allah sağlıklı, hayırlı uzun ömür versin. Güzel bir Kul Mehmet Şiiriyle yazımı sonlandırmak istiyorum izninizle.

Kalın sağlıcakla.

ELİFNAME

Elif, elif diye söktüm Kur'an
Be, Bismillâh Bâri Hûda, Ya Rabbi
Te, Teyemmüm, gusül mümin imanı
Se, Sen'den etme cûda Ya Rabbi

Cim, Cemaat olup durdum kıyama
Ha, Hadisler mürşit yolu sorana
Hı, Hıfzetmezsen de sarıl Kur'ana
Dal, Deryanda damla su da Ya Rabbi

Zel, Zemin hazırla yüce divana
Rı, Rıdvanda kavuşulur Rahmana
Ze, Zemzemden nasip eyle bana da
Sin, Sinimi rahmet yuda Ya Rabbi

Şın, Şeytana verme kemlik fırsatı
Sat, Say'ımla nasip eyle tavafı
Dat, Dara düşürür kulu zaafı
Tı, Tı teber kervanım bu'da Ya Rabbi

Zı, Zındıklar nasıl bakarlar sana?
Ayın, Aylar yıllar imtihan bana
Gayın, Gayretimde arıda mana
Fe, Fesat olmasın şu'da Ya Rabbi

Gaf, Gafa düşer her âdemoğlu
Kef, Keffarettir, Hatamsa dolu
Lâm, Lâ ilâhe İllallah tevhidin yolu
Mim, Muhammed aşkına o da Ya Rabbi

Nun, Nurunla âlemlerin nurlanır
Vav, Vuslatkârlar'da aşka boyanır
He, Her demim Hak'ka dayanır
Lamelif, Lada mümin uyanır
Ye, yetmez mi cennetin koda Ya Rabbi

İlkay Coşkun

İrade Gazetesi, 16 Mart 2016-Yazı No: 90
İrade Gazetesi-Kul Mehmet Hakkında-İlkay Coşkun-16.03.2016