25 Nisan 2015 Cumartesi

Güncel Mevzular

Güncel Mevzular

“Bu hafta güncel mevzulara kısa kısa değinmek istiyorum”


Üsküdar’da kurulan Kâbe maketi ve yeni gündeme gelen iki sene önceki hadise, Kur’an-ı Kerim tasarımlı pastanın hazırlanması ve yenmesi olayı yaşandı ülkemde. Tüm bunlar bilincimizin yetersizliğini göstermektedir. Sıradan vatandaştan önce bu tür faaliyetleri yapanların daha bilinçli olması gerekmektedir. İlle de herkes bir şeyler yapmak durumunda değildir. Ehil ellerde yapılan işlere iştirak etmek en mantıklısı gibi geliyor bana.


İyi niyetlide olsa, kutlu doğum haftası programlarının ilgisiz kurumlarca tertiplenmesi özen ve bilinç gerekliliğini şart kılmaktadır. Hani şu denilebilir, insanlar halisane bir şeyler yapmak istiyorlar. Amenna, buna da katılırım ama yapılacak her faaliyetin önünün ardının iyi hesap edilmesi gerekmektedir. Dikkatli ve titiz olma şartıyla birçok faaliyet tabii ki gerçekleştirilebilir.


“İşsizlik bitecek, göç bitecek, büyük şehir olacağız vs.” Bir milletvekili aday adayının sözleri bunlar. Tanıtım afişlerinden okudum. Sorarlar insana, başbakan mı olacaksın diye. Birde verilen pozların komedisi var sormayın gitsin.

Hangi partiye oy vermemiz gerektiğini her fırsatta bizlere anlatmaya, dikte etmeye çalışan zevatlar var yurdumda. Hangi partiye oy versem diye kara kara düşünen bir yurdum insanı görmedim henüz.


Yedi güzel adam dizisiyle birlikte,  sekizinci güzel adam olmak isteyen o kadar çok insan var ki. Dava için ölüme giden sekiz adamdan biri olur musun desen, çok az insanı bulursun. Belki de hiç bulamazsın. Siz ne düşünürsünüz?


Birde sosyal medya konusu var. Sosyal medyada herkes benim paylaşımlarımı izlesin, takip etsin, beğensin. Ben hiç kimsenin paylaşımlarını izlemeyeyim, takip etmeyeyim, beğenmeyeyim diyenler de var. Bu davranışları tümüyle hayat felsefesi yapanlar var. Buda başka bir klinik vaka. Sosyal medya ister istemez bir zaman sonra, al gülüm ver gülüme dönüşüyor. Bu da işin komik boyutu.


Temsilcisi olduğum bir edebiyat dergisini bazı kitapçılara bırakmak istedim. Biri isteyerek aldı, diğeri “istemezük” dedi. Bir diğeri gönülsüz gönülsüz aldı. Her şeyi parayla ölçen mantığa üzüldüm bir kere daha. Ey dergici arkadaşlar, birbirimizle öncelikle insani ilişkileri iyi kuralım, sonrasında gereği ne ise onu yapalım. Böylesi daha şık olacaktır. Bir şey olduğunda ağlamayalım en azından halimize.


Bunlar dünyalık işler dostlar. Gelip geçiyor hayat işte. İstisnaları saymazsak en geç yüz yılda bir yüzler simalar değişiyor, yenileniyor. Yüz yıl bile beklemiyor ölüm insanlara her an gelebiliyor. Haaa ölüm deyince şuna da değinmeden geçemeyeceğim. Meydanlarda, cami avlularında cenazelerin alkışlanmasına karşıyım arkadaş. Belki de cenazeler bu yüzden azap çekiyordur. Her durumun kendine göre bir adabı vardır, olmalıdır. Kuralları, adapları tanımamak başta dine sonrasında insanlara saygısızlıktır.


Bir dua ile yazımı sonlandırayım. Allah’ım, hayırlı ve sıralı ölüm ver hepimize. “Âmin”


Sağlıklı, huzur dolu günler dilerim.



İlkay Coşkun

29.04.2015
Sivas İrade Gazetesi / Yazı No: 44
İrade Gazetesi-İlkay Coşkun-Güncel Mevzular-29.04.2015


20 Nisan 2015 Pazartesi

Yaralısın Şehirli

Kanadına Taş Değdi  / Yaralısın Şehirli       

selam söyleyin köylerdeki mehtaba
ömür azaldı, yaşlandı köylü artık

kalmadı yıldız, köylerin semasında
cenazeler seyrine gelir sonunda

Yapacağını yaptın şehirli. Virane evler, orman olmuş bağlar bıraktın geriye. Yeni bir dünya, yeni bir hayat kurma sevdasını yüreklere bir kurt gibi düşürüp, köyümün insanlarını yollara revan eyledin. On yıllar sonrasının hesabını yapmadan düş yolculuğuna çıktılar. İnsanların kâbuslarında büyüttükleri her acı, yüreklerine kor oldu zamanla. Umutla varılan şehirlerden geri dönüşler olmadan sonlandı çoğu zaman hayatlar. Gurbette biriktirilen paralar dahi köy-köylü vuslatını sağlayamadı. Yaban eller, saçlarını ağarttı genç bedenleri kocattı. Yıllar, özlemleri, hasretlikleri çoğalttı. Hafızası silinmeye yüz tutmuş beyinlerde anıları, çocuklukları, eski bayramları yaşattı. Geçmişte yaşamaları sadece şizofren bir halet-i ruhiye değildi anlayacağınız. Sılaya, ata topraklarına kavuşma arzusuydu belli ki.

Bohçaları sırtladın, yorganları otobüs bagajına istifledin. Bulgur, un, turşu taşımakla başladı yolculukların. Sabi sübyan bebelerin ortalığı çınlatan avazları eşliğinde yol aldı gurbet kokan otobüslerim. Ayrılık denince, muavinle yapılan bagaj pazarlıkları kaldı akıllarda. Söğüt ağaçları, sararan tarlalar süzüldü gözlerinde. Yamalı asfalt yollarda yol aldın yıllar yılı.

Bir süre sonra köylü hüviyetin yerini şehirli kimliğine bıraktı. Yavaş yavaş yufka ekmeği, köy pekmezi azaldı, yol çıkınlarında. Elbiseler ütülü, duruşlar endamlıydı artık. Ellerinin nasırları yok oldu anlayacağınız. Köy havası hasta eder oldu kısacık izinlerinde dahi seni. Öyle ki kimi köylüm, artık tatillerinde de köyüne uğramaz oldular. Azda olsa durumu iyi olanlar Antalya sahillerinin müdavimi oldular. Köyün suyu da sert gelmeye başladı. En komiği de “Hava değişimi” safsatası oldu. Adın şehirli oldu ya.

Ey şehir, köyümün dede yadigârı topraklarını yetim bıraktın. Ya kuruş kuruş asgari ücreti hesaplattın, ya da piyango biletlerinden medet umar hale soktun köylümü. Köyünde bey, paşa olanı şehrinde kul, köle yaptın kendine. Köyümün gönderdiği gencecik civanmert delikanlılarını kır saçlı, beli bükülmüş olarak gönderdin gerisin geri.

Ya kalanlar, zaten kalanlarda yavaş yavaş şehir adetlerini köye taşımaya başladılar. Doğal, temiz köy hayatına rafine edilmiş, pastörize edilmiş gözlerle bakmaya başlayanlar oldu. Yemek tabaklarını ayırmakla koyuldular işe. Köyün sokaklarını plastik atıklarla doldurdular. Her şeyi kabullenmeye hazır köylüm, kabullendi her bir şeyi. Zengin, fakir saf değiştirdi artık. Bir zamanların ileri gelen köylüleri, sayılı büyükleri değişti çoktandır. Yağan, gürleyen, asan, kesen beyler, ağalar kalmadı artık. İhtiyarlamış, kabuğuna çekilmiş, sakalları ağarmış, birde hacı olmuş amcalar oldu birçokları. Son model arabaların, köyün tozlu yollarında tur atmasının üzerinden yıllar geçti nede olsa. Yıldızları seyrettiğin, yalınayak çamurlarda dolaştığın, hastalıktan burnunun sürekli aktığı hallerini unutalı yıllar oldu.

Yapacağını yaptın şehirli, ecdadımın emanetine ihanet ettin. Çocuk cıvıltılarını, bağrışmalarını çok gördün köyümün sokaklarına. Kuzular, oğlaklar otlamaz oldu dağlarımızda. Köyümün ihtiyar sakinleri pazardan gelecek, iki kilo üzüme, bir koli yumurtaya bakar oldular. Bolluk, bereket kalmadı artık köyümde. Zenginleşen şehirlerimin yanında, gitgide fakirleşen köyüm kaldı. Köyümün kızgın arıları dahi, oğul vermez oldu. Tek vefalı dost köyümün, rayihalar saçarak yükselen ceviz ağaçlarının bereketi, bolluğu kaldı. Kat kat hapishanelerinde, kaloriferli dairelerinde esir aldın köylülerimi. Gülümseyen gözler, al al yanaklar yerine somurtkan, beton soğukluğunda simalar bıraktın geriye.

Gurbette ölünür nasıl olsa, kına yak ellerine kalabalık şehir.

Yeni haftalarda buluşma temennisiyle, sağlık ve huzur dilerim.


İlkay Coşkun
22.04.2015
Sivas İrade Gazetesi / Yazı No: 43
İrade Gazetesi-Yaralısın Şehirli-22.04.2015
 

14 Nisan 2015 Salı

Hadi Gelin Köyümüze Geri Dönelim

Hadi Gelin Köyümüze Geri Dönelim

Gerek kendi köyümün veya herhangi bir köyün fotoğrafını görsem, Ferdi Tayfur’un meşhur “Hadi gel köyümüze geri dönelim” isimli şarkısı gelir aklıma.

Yok hemşerim yok. Öyle kolay değildir köyüne geri dönmek. Köyünü bir bıraktın mı, dönüşü olmaz kolay kolay. Boşuna kendini avutma, kandırma boşuna kendini. Sen dönmek istesen de, eli hamur teknesi görmemiş hanımın istemez. Şehrin tozsuz, çamursuz sokaklarında pabuçları kirlenmeyen çocukların hiç istemezler. Köyde sıkılırlar, bunalırlar. Alışveriş isterler, mağazalar isterler. Hemşerim sen hiç heveslenme otur oturduğun yerde. Hayal kurmak bedavadır zaten. Köy hayaliyle kavrul, özlemini çek. Günü gelince de fani hayattan göç ettiğinde, belki kavuşursun köyüne.

Bir baba, çocuğunu köye götürmek ister. Köy hayatının ne kadar zor olduğunu, insanların fakir olduğunu göstermek ister. Birkaç gün çocuğuyla birlikte köyde yaşarlar ve babası köyü nasıl bulduğunu çocuğuna sorar. Çocukta, “babacığım, burada ki insanlar ne kadar zengin. Bizim şehirde balkondan bir türlü ayı, yıldızları göremiyoruz. Burada, yıldızlar, ay, samanyolu ne kadar güzel gözüküyor. İnsanlar üst üste evlerde değil de, bahçeli, toprakla iç içe, doğayla içli dışlı yaşıyorlar. Köydeki insanlar ne kadar şanslı” der.

Hayatı, elektronik aletlerden, asfalt yollardan, vitrinlerden gören baba fazlasıyla bu duruma şaşırır tabii. Şehirdeki bütün şartlar, imkânlar köye taşınsa, köylerde şehir olur. Köyün bir anlamı kalmaz ki bu durumda.

Köylerden ilkokulların alınması, sağlık ocaklarının birer birer kapatılması, köydeki insanımızın geçim sıkıntısı şehre göçü hızlandırmıştır. Şehirlerde asgari ücret altında çalışan yığınların artması bu göçün mutluluk getirmediğinin göstergesi olmuştur adeta.

Son yıllarda köy derneklerinin çoğalması, köylerde şenliklerin yapılması bir nevi köye dönüşlerin sinyallerini vermektedir. Köye dönüşlerin isteyerek, severek olması en güzelidir tabiatıyla. Allah muhafaza, büyük afetler sonrasında şehirlerde aç, açıkta kalınca ki köye dönüşleri hiç kimse arzulamaz.

Globalleşen, mesafelerin gün geçtikçe kısaldığı, iletişimin yaygınlaştığı dünyamızda insan, kısa dönemlerde de olsa birçok yerde olabilmektedir. İnsan köyünde yaşamasa bile, sık sık köyüne gezmeye gidebilmelidir. Yapabilecekleriyle ve yaptıklarıyla köyüne azda olsa katkı verebilmelidir.
Maddi durumu iyi olan şehre göçmüş köylü kardeşlerimizin köye villa yaptırmaktan, köydeki tarla ve bahçelerini kalın duvarlarla çevirmekten daha mantıklı fikirler, düşünceler, projeler üretmeleri gerekmektedir.

Şehirde yediğimiz katkı maddeli, hormonlu yiyeceklerin zararları gün gibi ortada. Çocuklarımıza hormonsuz, doğada yetişen yiyeceklerle büyütmek herkesin ideali ama köylerimiz bir bir boşalırken ya da köyde tavuk, inek gibi hayvanları barındırmak artık zahmetli gelmeye başladığından, bu ideallerin gerçekleşmesi hiç de mümkün görünmüyor. Ondandır yeşillik görmeyen, otlamayan sağlıksız tavukların yumurtalarına, etlerine mahkûmuz. Gönül ister ki, her şehrin yakın çevresinde köylerimiz canlı olsun. Devlet desteği ile bu köyler bir fiil, bağlı olduğu şehrin sağlıklı gıda ihtiyacını tümüyle karşılasın. Bu bir devlet projesi olup ciddi anlamda bu konuya önem verilirse inanın toplum olarak daha sağlıklı besleniriz.

Köyünü sevenler, armudun sapı, elmanın çöpü demeden güzel şeyler yapmayı şiar edinmelidirler veya “ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil” düsturunu benimsemelidirler.
Selam ve saygılarımı sunarım.

Ferdi Tayfur - Fadime’nin Düğünü

Ne ümitle geldik koca şehire
Allah sonumuzu hayır getire
Alacaklı haciz koymuş bekire abo

Hadi gel köyümüze geri dönelim
Fadime’nin düğününde halay çekelim

Buralarda ağaçları kesmişler
Yerlerine taş duvarlar dikmişler
Sevdiğimi başkasına vermişler abo

Bir başkadır torosların yağmuru
Anam evde hazırlamış hamuru
Çok özledim havasını suyunu abo


İlkay Coşkun
15.04.2015
Sivas İrade Gazetesi / Yazı No: 42
İrade Gazetesi-Hadi Gelin Köyümüze Dönelim-15 Nisan 2015
 


6 Nisan 2015 Pazartesi

Söyleşi Tadında Şiir Anlayışım

Söyleşi Tadında Şiir Anlayışım

Birçok şair gibi bende lise yıllarımda yazdığım aşk şiirleriyle başladım bu serüvene. Öğrenim yıllarımı tamamladıktan sonra daha çok vakit ayırdım yazmaya.
Bilonsa üçüncü şiir kitabım. Şairin kendi şiirlerini değerlendirmesi zor zanaat. Serbest şiirlerimin yanında görsel şiir çalışmalarına da yer verdim. Bilonsa ve bir önceki şiir kitabımda on beşin üzerinde görsel şiir mevcut. Okurlar ve eleştirmenler nezdinde, söyleyiş özelliği bakımından geleneksel şiire yaslandığım söylenmektedir. Bilonsa şiir kitabım hakkında  ‘Şiirin ne olduğunu kavramış bir şairden eli yüzü düzgün bir çalışma’ değerlendirmesi almıştım. Bu değerlendirme size bir fikir verir mi bilemem. Bir başka değerlendirme ise ‘Şiirde ilginç ve cüretli bir adım’ değerlendirmesi. Bunları sizlerle paylaşmamdaki gaye; benim neyi sunduğumdan ziyade, şiirlerimle buluşan okurların ne algıladığıdır. Eserler sizden çıktıktan sonra neyi sunduğunuzun ne düşündüğünüzün bir anlamı kalmıyor. Eser artık okurundur ve sizi her okur, farklı yerlere koyabiliyor. İşte bu düşünce yapısı benim şiir anlayışımı ortaya koyuyor. Şiirlerim hiçbir zaman keskin düşünce sınırlarında olmamıştır. Aksine okuyucunun anlamlandırmasıyla şekil alan bir çizgide tutma gayem var. Benim bir başka dikkat ettiğim nokta ise şiirlerimi inşa ederken sıradanlıktan kaçınmaya çalışıyorum. Şiirler arası geçişlerde farklılığı yakalayıp, okuyucuyu sıkmamayı hedefliyorum. Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına, yazma aşamasında zaman zaman çekincelerim oluyor. Ayrıca kenarda köşede kalmış kelimeleri kullanıp farklı imgelerle şiirlerimi renklendirmeyi hedefliyorum. Tüm bunları yaparken belli bir hedef kitlesi oluşturma çabası içerisinde hiç olmadım. Ben sadece geniş bir yelpazem olsun istiyorum. Şiirlerimde ayrıca matematiksel zekâyı da kullanmaya çalışıyorum.

Şiirde macera benim için uzak bir niteleme. Bir başkası bu nitelemeyle hareket edebilir. Bu da onun yazım tarzıdır. Bir şey diyemem. Benim için şiir, bir anlatımda dilin sanatsal, sezgisel, matematiksel, müziksel güzelliklerini kullanarak sunma faaliyetidir. Şiirde his önde gelmelidir. Umudu taşımalıdır. Zamana mürekkebini dökmelidir. Yüz yıl önce yazılmış şiirlerin, yüreğe dokunuşlarının kritiğini bu zamanda yapmak ayrı bir heyecan.

Şiiri, zekâ ürünü görüyorum her zaman. Kıvrak zekâyla buluşturulmuş mısralar, okuru farklı düşüncelere sevk edebiliyorlarsa, okuyucuya ‘vay be’ dedirtebiliyorsa işte bu bir farkındalıktır.
Şairin poetikası, zamanla ortaya koyduğu şiirleriyle ve okurlarıyla buluşturduğu eserleriyle şekillendirdiği bir olgu. Bunu gözetmeye çalışıyorum. Bir şairin toplu şiirlerini okurken bu durumu gözlemlemek daha kolay oluyor. Bazen bu toplu şiirleri okurken, şiirlerin tamamına yakını birbirine benzer geliyor. Şiirler belli bir kalitede de olsa bir okur olarak beni sıkıyor. Ben toplu okumalarda şairin düşünce ve yazım gelişmişliğini görmek istiyorum.Sezai Karakoç’un ‘Gün Doğmadan’ı okurken çok net görmüştüm bu durumu. Allah ömür verir nasip olursa, bütün şiirlerim bir yaştan sonra bir araya getirilirse, şiirlerimdeki poetikayı, benim dışımda ki okurlarım da görecektir diye düşünüyorum. İşte benim şiir poetikam da bu yönde. Bir okur olarak da beğenilerimi bu noktada önceleme ihtiyacı hissediyorum.

Fikri yapı olarak çok farklı dergilerde şiirlerim yayınlanıyor. Şiirlerimin beğenilerinde çeşitlilik var. Bu noktada dergi takip eden okur kitlesinin şiirlerime daha çok ilgi gösterdiğini düşünüyorum. 
Şiir poetikası hesap kitapla oluşan, oluşturulan bir olgu değil. Bir duygu birikimiyle şiir yazmaya oturuyorsunuz. Kafanızda tasarladığınız şiir hiç oluşmaya biliyor çoğu zaman. Şiire kafa yoran, şiir işçiliği yapan şairlerin, Allah vergisi yetenekleri çerçevesinde şiir tarzlarının şekillendiğini düşünüyorum. Kimisinde tektir ve bir yönde poetikası vardır, kimisinde dağınıktır. Böyle farklılıklar olabiliyor ama her şairin mutlaka bir poetikası olmalıdır diye düşünüyorum.

Şiir olmasaydı sanatın belki başka alanlarına ilgi duyardım. Hiçbir zaman şiiri hayatımın tamamına yaymadım. Şiir hayatıma manevi zenginlik ve değer katıyor. Gece gündüz her an şiir yazmıyorum. Aylarca şiir yazmadığım olabiliyor ama şiirden hiçbir zaman kopmadım. Yazmadığım zamanlarda şiir okuyarak vaktimi kullanıyorum. Bence insan yirmi dört saat şair olmak için kendini zorlamamalı.
Yayınevlerinin şiir kitaplarını yayımlama sayılarına en önemlisi büyük kitapevlerinin edebiyat dergilerine ve şiir eserlerini içeren yapıtlara ayırdıkları raflara bakmak gerek. Tüm bunları şikâyet etmek için dile getirmek de istemiyorum ama bu kaderi değiştirmek de çok zor. 

Şiirlerinin tümüyle beni etkisi altına alan bir şair yok aslında. Yazdığı şiirlerini beğeniyle okuduğum isimler var tabii ki. Belli isimleri öne çıkarmak bana doğru gelmiyor. Bu yüzden isim vermek istemiyorum. Dergilerde yazan genç şairleri ve şiirleriyle genç kalabilmiş birçok şair ağabeyimizin şiirlerini keyif alarak okuyorum. Kütüphanemde yüz şiir kitabım varsa yirmi otuz şiir kitabı şu an bana hitap ediyor diyebilirim.
Belli bir kalitede gördüğüm ve farkına varılmasını istediğim şiirlerime kitaplarımda yer veriyorum. Farklı kesimlere de ulaşmak için edebiyat dergilerine de şiirlerimi gönderiyorum. Değer bulanlar zaten o dergilerden okuyucularla ulaşıyor. Yayınlanmamış şiirlerimde var ama bu çerçevede kalmış bir şiirim yok.

Şiirlerini birçoğunu keyif alarak okuduğum ve devamlı takip etmek için abone olduğum edebiyat dergileri var. Zaman zaman takip edebildiğim dergiler de mevcut. 10-15 dergiyi takip etmeye çalışıyorum. Bu noktada İnternetten de faydalandığım da oluyor. Farklı şiir anlayışlarıyla bu piyasada yer almaya çalışan, daha fazla okura ulaşma çabasında olan dergilerin hepsi belli bir politika izliyor kendilerine göre ama her şeye rağmen belli kalitede ki edebiyat dergilerinin ortak dilleri var. Her türlü farklılıklarına rağmen dergilerin güzel birer okul olduğuna inanıyorum.
Şiir değil, şairler ölür, ardından yeni şairler doğar. Bu konuda hiç karamsar değilim. Bir zaman roman, bir zaman öykü, başka bir zaman şiir öne geçebiliyor. Şu anda roman daha çok okunan, daha çok takip edilen bir yazım türü. Her türün kendine göre bir alıcısı var. Bu da devam edecektir. Düşüşler çıkışlar zaman içerisinde olabilir tabii. Bir şiir kitabında belli kalitede üç beş tane güzel şiir oldu mu, kitabın genelini sürüklüyor. Beğeni ölçülerinde yerini alıyor okur nezdinde.

Edebiyat ve şiir anlamında başucu kitabım yok. Ama Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi birçok şairimizin toplu şiirlerini öneririm şiir severlere. Kalemini çok güzel kullanan genç kuşak şairlerimiz de var. Tüm bunların yanında şiir yıllıklarını ve edebiyat dergilerini unutmamak gerek.
Yayına hazır bir şiir dosyam var. Yıllardır yazdığım aforizmaları topladığım başka bir dosyam, birde deneme dosyam hâlihazırda mevcut. Bakalım ne zaman raflarda yerlerini alacaklar. Haftaya buluşma temennisiyle


İlkay Coşkun
08.04.2015
Sivas İrade Gazetesi / Yazı No: 41
Sivas İrade Gazetesi-İlkay Coşkun-Şiir Anlayışım-08.04.2015
 

28 Mart 2015 Cumartesi

Zenginliğimizin farkındayız artık

zenginliğimizin farkındayız artık…

Selamlar dostlar.
“Mecnun söğüt, Leyla’nın toprağında yetişir” (Şeyh Galip)                              
Şeyh Galip’in güzel bir sözü ile yazıma başlamak istiyorum.
Millet olarak bir handikabımız var.  Kendimizi beğeniriz ama birçok konuda özellikle bulunduğumuz konumdan da pek memnun olmayız.

Diğer milletler ile sık sık kendimizi kıyaslarız, ülkemizi kıyaslarız. Gelin biraz fikir jimnastiği yapalım. Olumlu ve olumsuz yönlerimizi ele alalım birlikte.
İmparatorluk kurmuş bir ecdadın torunlarıyız biz. İmparatorluk kurmak, belli bir kültür birikimi ve sağlam toplum yapısı gerektirir. Bilimi gerektirir, askeri gücü gerektirir. Ne mutlu ki 600-700 yıl Osmanlı İmparatorluğuyla dünyaya hükmetmişiz. Her fani gibi, imparatorluklarda zamanı gelir güç kaybeder ve yıkılabilir. Gücün en önemli faktörü insandır. Bu noktada Hz Mevlana gibi, Yunus gibi manevi önderlerin etkisini, gücünü hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekir.
Türk milleti olarak zeki bir millet olduğumuz aşikâr. Ayrıca İslamiyet’in verdiği güzel hasletler ışığında vakıf medeniyetini kurmuş bir milletiz. Yardımlaşmayı, paylaşmayı, “komşusu açken, kendisi tok olan bizden değildir” hadisi şerifini özümsemiş bir milletiz. Cami önlerinde sadaka taşları geleneğini, ramazanlarda iftar sonrasında fakirlere ikram edilen diş kirası geleneğini oluşturmuş ve yaşatmış bir milletiz.
Savaş durumlarında tek vücut olan bir milletiz ama barış zamanlarında nedense toplum olarak birbirimize düşeriz.  Bir araştırmaya göre, Türk milletinin çok kitap ve gazete okumadığı söyleniyor. Diğer bir araştırmaya göre ise bunun tam tersi. Şöyle ki, aynı kitabı 20-30 kişinin dönüşümlü okuması, bir kahvede ki gazeteyi onlarca kişinin okuması, İstatistiklerin çokta gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. Bu duruma ekonomik anlamda, zekilik anlamında, paylaşım anlamında baktığımızda milletimizin güzel hasletlerini görürüz.
Yurtdışından izne gelen gurbetçi dostlarımız, milletimizin artılarını ve eksilerini çok daha iyi görüyorlar. Gurbetçi bir ağabeyimiz anlatmıştı; “Avrupa’da tabiat güzelliği çok fazla. Uçakla gidiş gelişlerde Türkiye topraklarına girişte, misk gibi, güzel kokular gelir. Avrupa topraklarında bu güzel kokular yoktur. Bunun da sebebi, Türkiye’mizde okunan Kuran’ı Kerim, hatimler, velilerin, Allah dostlarının çok olmasıdır” demişti. O vakit bu sözlerden çok etkilenmiştim ve bir nevi doğruluğuna inanmıştım. Şartlar ne olursa olsun batmıyoruz, tükenmiyoruz. Allah, bu manevi liderlerin, sevgili kullarının eli, yüzü, gözü, duaları hürmetine bizlere yardım ediyor, koruyor sanırım.
Piyango gişelerinde mikrofon uzatıldığında, insanlar hep başkalarına yardım etmeği düşündüğünden bahseder. Ne kadar samimi olduklarını bilemem ama bu da milletimizin kendisi kadar başkalarını da düşündüğünün bir göstergesi değil midir sizce?  Geçen yıllarda, Amerikalı ünlü bir görme engelli, müzik sanatçısına sordular. “kazandığınız paralarla engellilere yardım edecek misiniz diye? Onunda çok manidar bir cevabı vardı. “Ben vergimi veriyorum, yardım etmek benim işim değil” demişti. Bu örnek, toplumun kültürleri arasında çok farklar olduğunun sadece bir örneği. Bizim milletimiz sanmıyorum ki böyle bir cevap versin.
Bir hikâye anlatılır. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Bill Gates’in bilgisayar firmasında çalışan, bin üzerinde bilgisayar mühendisi vardır. Bunların içerisinde bizim Türk mühendislerden de çalışanlar vardır. Mühendisler, bilgisayar programını bitirdikten sonra, çalışanlardan program hatalarını bulmaları istenir. Programda hata bulanlara çok yüksek ücretler teklif ederler. Bizim Türk mühendisin, arkadaşlarına bir teklifi olur. “Bu programları biz yapıyoruz. Programı hatalı yapalım, nasıl olsa hatayı düzeltiriz, ikinci bir ücret alırız” der. Belki bu hikâyedir, doğru değildir. Bilemiyorum ama hikâyeyi kötü bir zekâ örneği olarak verebiliriz. Avrupa’da yaşayan gurbetçi dostlarımızın karşılaştığı, bizlere ilettikleri olumlu veya olumsuz cereyan eden birçok zekâ örneklerini duyarız hepimiz.
Zenginliği olan, fakat zenginliğimizin yeni yeni farkına varan milletiz. Bir o kadar da kıymeti bilinmeyen varlıkların da sahibiyiz. Ne büyük nimettir ki durmadan akan ırmaklarımız var. Yer altı zenginliklerimize şimdilerde sahip çıkıyoruz.
Örneğin, Kızılırmak’ın sahibi olsa, Kızılırmak kirletilebilir mi? Ormanlarımızın ve birçok zenginliğimizin sahibi olsa, bu varlıklar zarar görür mü? Bu varlıklar devletin olduğunda sahipsiz gibi ama farkında değil miyiz ki devlet bizim. Bizim olan şey nasıl oluyor da sahipsiz? Hiç bunu düşündünüz mü? Ne acıdır ki zarar eden bu varlıklar bizlerden birilerinin ya da elin oğlunun elinde nasıl oluyor da kara geçebiliyor? Oturup bunu da düşünelim lütfen!
Buna da şükür. Bu şekilde de olsa halkımızın zenginleşmesi, ülkemizin zenginlemesi demektir. İş demektir, aş demektir. Vatanımızın içinde çalışan, etrafındakilere işveren insanımızın evinin, toprağının, arabasının olması hepimizi mutlu etmelidir.  Artık bu zenginliklere birçok insanımız kavuşmaya başladı. Zamanında yanlış politikalar yüzünden kendi zenginliklerimizi değerlendiremediğimizden, insanlarımızı elalemin topraklarına yolcu ettik. Onları Avrupalıların ayak işlerine mahkûm ettik. İlk iki kuşaktan sonrakiler oralarda söz sahibi olacakları işlere imza attılar. Bu da insanımızın zorluklar karşısında ki dayanıklılığının bir göstergesidir.
Zenginliklerimizin farkındalığında olup, çok daha akıllı ve azimli bir şekilde çalışmamız dileği ile.
 
İlkay Coşkun
01.04.2015
Sivas İrade Gazetesi – Yazı No: 40
İrade Gazetesi - Zenginlik - İlkay Coşkun - 01.04.2015
 

22 Mart 2015 Pazar

Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ardından

Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ardından

     O bir başkan
     O bir lider
     O bir vatansever
     O bir Türk evladı
     O bir beyefendi
     O bir şair yürek
     ve en önemlisi de adam gibi adam tanımına uyan bir kişilik Muhsin Yazıcıoğlu.
O elim kazanın bir gün öncesinde yani 24.03.2009 tarihinde şair arkadaşlarımdan Yusuf Bal ve Bekir Alim Bey’lerle birlikte, Sivas İstasyon caddesinde bulunan partinin seçim bürosuna gittik. Sayın Muhsin Yazıcıoğlu’nun da şair olarak şiirlerinin bulunduğu, tarafımızdan hazırlanan Sivaslı Şairler Güldeste şiir kitabını, Sayın Muhsin Yazıcıoğlu Bey’e hediye etmek istiyorduk. Büroda, Sayın Muhsin Bey’le görüşme imkanı bulamadık. Kendisinin bir mahallede seçim çalışması yaptığını söylediklerinde, bize ikram edilen çayı bile içmeden arabamızla ilgili mahallenin yolunu tuttuk. Adı geçen mahalleye ulaştığımızda, Muhsin Bey’in parti konvoyuna katılarak şehre doğru yola çıktık. Şair arkadaşlarla “parti konvoyuna girmekte nasip oldu bize” diyerek gülüştük. Uzun bir süre konvoyla hareket ettik.

Asıl amacımız parti il merkezine gelerek elimizde bulunan on adet kitabı bir yetkiliye teslim edebilmekti. Parti il merkezine geldiğimizde, Muhsin Başkanın konvoyu da il merkezine ulaşmıştı. Muhsin Bey’e yaklaşarak kendisine güldeste kitabımızı hediye etmek istediğimizi söyledik. “ Buyurun beraber yukarı çıkalım, bir çayımızı için” diyerek sıcak bir şekilde davet etti. Birlikte parti il merkez binasına çıktık. Muhsin Bey akşam namazını yan odada kılıp geleceğini ve bizimde onu beklememizi söyledi.

Muhsin Bey, namazı kıldıktan sonra kendisiyle baş başa görüştük. Kitapları kendisine hediye ettik. Her zamanki kibar haliyle teşekkür etti bize. Kitabı inceledi. Kendi şiirlerinin bulunduğu sayfayı açtı. Bizde kitaptan hiçbir maddi beklenti içinde olmadığımızı, kitapların satışından elde edilecek tüm gelirin İşitme Engelliler Derneğine bağışlanacağını ifade ettik. Hazırladığımız cd kaydında kendisinin şiirlerinin de seslendirildiğini ilettik. Hasan Sağındık Bey’in, Muhsin Bey’in, şiirine yaptığı şiir klipini yayınlamamızın güzel olacağını düşünerek izin aldık. “ Hiçbir sakıncası yok, ayrıca Hasan Bey bizim kardeşimiz problem çıkmaz ” cümlesiyle bize gerekli izinleri vermiş oldu.

Sayın Muhsin Bey, kitap için elinden gelebilecek desteği vereceğini söyledi ve elini cebine atarak elli beş lira çıkardı. On beş lirasını çaycıya vereceğini söyleyerek kalan kırk lirayı bize uzattı. Uzatılan parayı alıp almama noktasında anlık bir tereddüt yaşadık. Para almak gibi bir niyetimiz hiç yoktu. Parayı uzatınca almak zorunda kaldık. Kendisine teşekkür ederek vedalaştık.

Gönüllerin başkanından, çileli bir ömrün cesur yüreğinden dört onluktan oluşan kırk lirayı elinden almak bizim için bir hediyeydi. Güldeste kitabı vesilesiyle de kendisiyle tanışıp, yüz yüze görüşmek ayrı bir mutluluk oldu bizim için. Ve bize verdiği onlukları da ömür boyu saklayacağımız bir anıya dönüştü bizim için.

Ne mutlu ki bu güzel insanla on beş dakikada olsa sohbet etme imkânımız oldu. Sandıkta ona verilen oylar az olsa da sevenlerinin gönüllerinde her zaman “Gönüllerin Başkanı” olarak yaşayacaktır.

Ve yüz yüze görüşmemizden bir gün sonra o güzel insan, beş arkadaşıyla birlikte hakka yürüdü. Allahın rahmeti üzerlerine olsun.

Cenazelerin kaldırılmasından bir süre sonra, merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun ''Üşüyorum'', ''Anama Mektup'', ''Gül'' ve ''Gül ve Sabır'' adlı şiirleri ile Sivaslı 57 şairin yazdığı şiirlerin bulunduğu, ''Sivaslı Şairler Antolojisi-Güldeste'' kitap ve şiirlerin kaydedildiği CD, Sivas Fasıl Heyeti Aşıklar Şairler ve Halk Oyunları Derneği'nde düzenlenen programla tanıtımı yapıldı. Şairlerimizin, Merhum Yazıcıoğlu ve üzücü kaza ile ilgili yazdıkları şiirleri okuduğu programda, duygu dolu anlar yaşandı.

Güldeste Şiir Kitabımızın ve CD sinin 2009 yılında elde ettiğimiz gelir olan dokuz bin TL’yi İşitme Engellileri Derneğine teslim ettik. İşitme Engelli Dostlarda bu parayla kendilerine küçük bir büro satın aldılar.

25 Mart 2009 günü, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının ebediyete yolculuklarının üzerinden altı yıl geçti. Allah gani gani rahmet eylesin. Sevenlerine sabırlar diliyorum. Haftaya buluşma temennisiyle sağlık ve huzur dilerim.

İlkay Coşkun
25.03.2015
Sivas İrade Gazetesi – Yazı No: 39
İrade Gazetesi-Muhsin Yazıcıoğlu'nun ardından-25.03.2015

15 Mart 2015 Pazar

Çanakkale Şehidime Mektup

Çanakkale Şehidime Mektup

vatan, bayrak, din, iman       
vazgeçilmezlerimiz
bu uğurda toprağa
düştü binlerce askerlerimiz
 
On beşinde, on altısında, on yedisinde, kısaca baharında Mehmed’im. Yıl 2015. Sen şehit olalı yüz yıl oldu. Yüzler, çehreler değişti o biçim. Köprülerden çok sular aktı. Mezarı bile olmayan Mehmed’im. Cephede, yokluklarla verdiğin savaşta ki gürleyişinin üzerinden bir asır geçti. Sizleri tanıyan nesiller, birinci nesil torunların belki de kalmadı.
 
elinde al bayrağın, dilinde Allah Allah sesleri
Çanakkale’de, Yemen’de, Kore’de, bilmem daha nerde
koynunda hasretinin resmi, yüreğinde sıla özlemi
dillere destan, hem şehit, hem gazi aslan Mehmed’im
 
Her sene 18 Martta Anzakların uğrak yeri oldu şehidimin şehitliği. Kanıyla yoğrulmuş topraklarda şafak ayinleri yapmayı adet edindiler. Kardeşlik adına, barış adına, sarhoş, ayyaş görüntüler vermeye başladılar senin şehit olduğun vatan toprağında. Olayın bu yönü iç burkuyor.
 
Diğer yönü; Anzakların her sene ülkemize ayin yapmak için gelseler dahi, tarih bilgisi zayıf olan, balık hafıza ile dolaşan yeni neslimize, Çanakkale gerçeğini hatırlatıyorlar. Yoksa önemli olan bu savaş bu günde, bu kadar canlı anılmazdı. Bu açıdan Anzaklara bir teşekkür etmemiz gerekiyor. Gençlerimize Çanakkale’yi diri tutturdukları için. Onlar binlerce kilometreden geliyorlar, ‘hadi bizde turlarla da olsa Çanakkale’ye gidelim’ düşüncesini oluşturdukları için.
 
bizler için dağları mesken tuttun
hainlere göğsünü siper ettin
yedi düvelde, din-i İslamı şahlandırıp,
Türk’ü, İslami taçlandırdın, ey Türk askeri
 
Kurt, kuzundan yavru doğurdu Mehmed’im
Kurt, kuzu kardeş oldu Mehmed’im
 
Kimilerimiz, İngilizlerin, Anzakların aynalarından dünyaya bakmaya başladı.
Kimilerimizde, zengin Ermeni yağlı keteleri yemeye başladılar.
Evleri, son model arabaları, telefonları oldu birçoklarının.
 
Basitliklerle hemhal birçokları. Ama her türlü olumsuzluklara rağmen, vatanın, dinin kıymetini bilen nesillerin de var Mehmed’im.
 
yüreğimdeki ağıt, Türkün kanı
gazilerim şenlendirir vatanı
gözünü kırpmaz feda eder canı
şerefime değer katandır, şehit
 
Efsane oldu, Koca Seyid, Hüseyin Avni, Şehitler Alayı, Kınalı Hasan, Yahya Çavuş ve daha niceleri.
 
Tanrı Dağı kadar Türküz, Osmanlıyız, Selçukluyuz dedik
Hira Dağı kadar Müslümanız dedik
İdealleri, ülküleri her şeye rağmen yaşatmaya çalışmaktayız
sen savaşı kazandın, bizde kazanmaya çalışıyoruz şehidim
Sen hak ettin övgüleri, sen rahat uyu Mehmed’im
şanlı, şerefli, kahraman Mehmed’im 
şanlı, şerefli, kahraman ŞEHİDİM  
Çanakkale savaşının 100. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde, vatanımız, ülkemiz için verilen bunca bedelin kıymetini daha iyi bilmemiz temennisiyle. Bir şiirimle yazımı sonlandırmak istiyorum.
 
Şehit Anası
…
ah anam, ah!
ciğer parem, hayatın bütün yükü sırtında
soğuk betonlar yürüyor üzerine
çoğalan geceler çekiyor hasretini
…
lodos uğultusu vurmuş pencerene
avuçlarında sakladığın gözlerin çiğ
bir hıçkırık dağlanmış yüreğinde
göz kapaklarına gizlendi sonbahar hüznü
…
şehidinin özlemi, ılgıt ılgıt sinene akıyor
duyguları,  mezar mermeri üşümelerinde gizli
hayalinde bir kahraman asker bekliyor
yüreğini dağlayan, ne mermiler yağıyor
…
içindeki bozgun capcanlı, dörtnala
öfke dolu savaşa, silaha ve namerde
bir ışık var özgürlüğe, barışa ve sevgiye
biraz güneş çalalım kalan yazdan,  karanlığa
…
ateş düştüğü yeri yakmışken, en acısından
kış, dolu dizgin gelmişken bütün zemherisiyle
gökyüzünü,  karanlık kuytu kızıllık kaplamışken
bir buselik sevgi sunalım şehidimin anasına
…
dağ üzgün, ova üzgün, analar üzgün
yalnızlığın soğuk kanatları, sinelerde kalan
umutları yitirmez yine zahit gönüller
anaya bir evlat, bir ışık olalım
…
elde kalan şehidimin gururu
toprağa düşmüş aslanımın mekan-ı cenneti
bedeli ödenmiş vatanımın kurbanı
geleceğimizin solmayacak umudu
…
bütün evlatlar kurban olsun bu vatana
ne güneşler battı, ne güneşler doğacak
kınalı kuzun gönüllerde, efsanen dillerde
bir şehit var binlerce evladın dimdik gerisinde
göğsünü bu vatana siper yapmakta
ağlama yiğit anam, sen ağlama!
 
İlkay Coşkun
Sivas İrade Gazetesi

7 Mart 2015 Cumartesi

Ladesçi

Ladesçi

Merhaba dostlar,

Bu hafta Prof Dr. Üstün Dökmen’in ‘Ladesçi’ isimli, yaşamın içinden bir romanına değinmek istiyorum. Salt kitabı tanıtmak yerine, kitabın içerisinden anekdot sözleri, kitabın can alıcı satırlarını sizlerle paylaşayım istiyorum. Bu kitabı bir süre önce okumuştum. Bu eserin özellikle gençlerin, kitap okumaya heveslenmeleri noktasında katkı sağlayacağını düşünmekteyim. İyi okumalar.
*  Ufkunuzun neresi olacağını başkalarının kalemine bırakmayın. Siz çizin ancak elinizde kurşun kalem bulunsun. Gerektiğinde silip daha ilerisini çizebilmek için ve yelkenleriniz için rüzgâr beklemeyin, bulutu ve rüzgârı da siz çizin.
*  Yalan söylemek beni insan yapar, hiç yalan söylememek ise üstün insan yapar.
*  Enver Paşa’nın babası gururla dermiş ki, “ben harama hiç uçkur çözmedim”
Bir dostu, paşanın babasına; “keşke helale de hiç uçkur çözmeseydin, sevabınız daha büyük olurdu” demiş. Enver Paşa, keyfi bir kararla Birinci Dünya Savaşına sokmuş devleti, Çanakkale‘de kıyıma sebep olmuş. Doksan bin canı Sarıkamış’ta dondurmuş ve sonuçta imparatorluğu kuşa çevirip Sevr’e teslim etmiştir.
*  Batıda elli bin tablo incelenmiş, yüzde kırk sahte çıkmış. Rönesans’ta bile bazı ünlü ressamlar, öğrencilerine yaptırdıkları tablolara kendi imzalarını atmışlar.
*  Dünyada bütün ülkelerde birer milli savunma bakanlığı var, bir tane milli saldırma bakanlığı yok. Bu hesaba göre hiç savaş olmamalı.
*  Eğer perhizdeyseniz, canınızın çektiğini yiyemezsiniz ama menüye bakmanın bir sakıncası yoktur.
*  Tarlakuşunun peşine tilki düşünce, yuvasını bulamasın diye, sakat taklidi yapıp düşe kalka kaçar. Tilkiyi yuvasından yeteri kadar uzaklaştırdığında pır diye uçup gidermiş havada.
*  Yapabilecekleri işlere odaklananlar, ufuklarının ötesine ulaşırlar. Yalnızca amaçlarına, örneğin paraya, üne odaklananlar, kendilerine sürekli bir ufuk arayıp dururlar.
*  Karanlık hırsızlığın sebebi değil, dostudur. Karanlık doğurmaz, doğurur. (Freud)                     
*  İnsanı yoldan çıkaran yol değil ayaklarıdır.
*  Eskiler eşek koyarlarmış kervanların önüne, tehlikeyi görsün diye.
*  Beni öldürmeyen acı güçlendirir. (Nietsche)                     
*  Doğumunuzdan siz sorumlu değilsiniz ama ölümünüzden siz sorumlu olacaksınız.
*  Öyle zengin bir sofradır ki yaşam, acılardan sonra tatlıları beklemeli insan.
*  İlim ve sanat iltifat görmediği ülkeyi terk eder. (İbn-i Sina)                     
*  Gazetede bir araştırma;
    Halkın gözünde statüsü en yüksek meslek öğretmenlik, statüsü en düşük meslek ise politikacılıktır. Ama çık sokağa sor yüz kişiye, milletvekili olmak garantiyse, hemen hepsi yüreğine taş basıp politikacı olmaya katlanır. Buna karşılık öğretmen olmak isteyen çok azdır.
*  Kanuni, iki oğlunu ve altı torununu idam ettirmiştir.
*  Erzurumlu dadaşın biri, şehirlerarası yolda çay içmek için inmiş otobüsten mola yerinde. Çaya giderken bir tek kendi otobüsü varmış Dadaş Turizm diye. Çay içip de dönünce birde görmüş ki üzerinde Dadaş Turizm yazılı altı otobüs yan yana. Kendi otobüsünün plakasına bakmadığı için otobüsünü bulamamış. Tam o sırada da otobüsler kalkmaya hazırlanıyormuş, dadaş telaşla otobüslerden birine binip şoförün yanında durmuş, yüzünü yolculara çevirip
“ Dadaş hele bir bakın bakayım, ben bu otobüsün yolcusu muyum? demiş :)
……………………..

Üstün Dökmen
Sistem Yayıncılık 
Basım Tarihi: Ocak 2006
248 Sayfa

İlkay Coşkun
11.03.2015

2 Mart 2015 Pazartesi

Sonsuzluğa Yürüyüş

Sonsuzluğa Yürüyüş
Gün gelir zamanı durdurmak ister insan. Çaresizce “keşke” der. Keşke yoktur. Keşke şeytanın en sevdiği kelimedir. “muradı böyle” vardır. “Takdir-i İlahi” vardır. “Kaza-i Mutlak” vardır. Bilmedikleri kendi kader çizgisinde yol alır insanlar ve yazılanlar yaşanır aslında.

25 Mart 2009’dan bir gün önce tanışma ve görüşme imkanı bulduğumuz insanı, merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nu, bir gün sonra kaybedeceğimizi nereden bilebilirdik ki?

Bir gün sonrasını, sadece bir gün sonrasını göremiyor işte insan.
“Ruh bir saniyedir. Püf dedi mi bir soluktuk gidiverir. Bunun da nereden geleceği, nasıl geleceği, ne şekilde seni yakalayacağı belli değil”. Böyle demişti rahmetli Yazıcıoğlu. O, veli bakışıyla adeta önceden bizleri teselli ediyordu. Sivas’ımıza, Türkiye’mize, ailelerinin ocaklarına kor düştü. Herkes için hiç umulmadık bir zamandı aslında. Beyazlar kaplıydı tabiat ama zifiri karanlıktı her yer.

Merhumun dimağlarda bıraktığı hatıra, mert bir insan portresiydi. Her zihniyette insanın duygularının birleştiği noktada, hüzne yol aldı benliğimiz.

Ölüm adres vermiyor, zamanı saptırmıyor. Faniliğin, ölümün en soğuk yüzünü şamar gibi vuruyor geride kalan bizlere. Düşen helikopter aranmaya başlar başlamaz, dualarla birlikte, duygular da yoğunlaştı. Tedirginlik, korku, endişe içinde nice sevenini şairleştirdi. Şairler kendilerini tutamayıp kalemlerine sarıldılar. Şiirler yazıldı ardından. Bu şiirler de bir nebze de olsa umut oldu kalanlarına, sevenlerine.

Birkaç gün sonrasında helikoptere ve cenazelere ulaşılmasıyla birlikte, şairlerimizin kalemleri umut değil ağıt olup çağladı. Belki de bu Anadolu’nun yaşadığı en büyük ağıtlardan biriydi. Kalemlerin mürekkeplerinden satırlara dökülen son zamanların en büyük ağıtı, ilk günlerde duygusal yoğunluğu fazla olan şiirlerdi bunlar. İlerleyen zamanlarda milletimizin vakur duruşu ve ağır başlılığı sergileyen ama hüzünlü sayısız şiirler yazıldı.

Mart 2009 ayında helikopter kazasında sonsuzluğa yürüyen, Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’na, Erhan Üstündağ’a, Yüksel Yancı’ya, Murat Çetinkaya’ya, İsmail Güneş’e ve Kaya İstektepe’ye tekrar Allahtan rahmet diliyorum.

Sonsuzluğa Yürüyüş kitabında şiirleri yer alan şairler;

Zeki, Tombul, Temel Ata, Murat Koçak, Bestami Yazgan,Bilal Karaman, Buket Doğan, Mustafa Özke, Nilüfer Gökdemir Gür, Ömer Tombul, Ertekin Çolak, Tarık Torun, Ümit Zeki Soyuduru, Aslan Baykara, Nevim Karahan, Ömer Ekinci Micingirt, Mustafa Avcu, Abdullah Genç, Ali Hakan Düz, Mehmet Karakoç, Engin Namlı, Hasan İlter, İsa Kahraman, Gazi Hüseyin Kılbaş, Arap Kurt, Atilla Yavuz Er, Mehmet Gözükara, Erhan Çerkezoğlu, Uğur Benek, Bekirce, Hepaslan, Ahmedi, Ceyhuni, Ahmet Akkoyun, Harika Ufuk, Sadettin Tombulca, Mustafa Aslan, İsmail Bingöl, Mustafa Yaprakçı, Orhan Karahan, Musa Tektaş, Âşık Kul Nuri, Necati Koçkesen, Sergül Vural, Mehmet Karakoç, Orhan Kızlarkayası, Hasan Uğur, Ömer Celep, Rabia Barış, Refik Kutlu, Sabahattin Subaşı, Ali Akça, Ziya Duran, Gürsoy Solmaz, Dursun Tamnan, Lütfü Çamdalı, Alparslan Cansu, İbrahim Yılmaz, Özlem Olgaç, Yavuz Şimşek, Nihat Malkoç, Ozan Çavuşoğlu, A.Zeki Öğüt, İbrahim Akdağ, Abdullah Erol, Mustafa Boyraz, Ali Ak, Bayram Bölücek, Bekir Alim, Bülent Uygun, Celalettin Tokmak, Çiğdem Çimen, Emin Şanlı, Erol Başçı, Fatih Ulaş, Fatma Pınarbaşı, Fikri Oğuztürk, Ü.Gülsüm Ceran, Halil Topcu, Hüseyin Uzel, Osman Bulut, Sivaslı Ayşenur,İbrahim Türkhan, Kadir Durak, İlkay Coşkun, Ahmet K, Kenan Bilgaç, Kenan Tunç, Lütfü Şahzuvaroğlu, Zeki Karasu, Mahir Başpınar, Mahir Toksoy, Mehmet Ali İlbaş, Mehmet Ali Kalkan, Mehmet Erköseoğlu, Mehmet Güneş, Günay Bozkuş, Mehmet Köşe, Mehmet Sıtkı Gedikli, Ahmet Keçebaş, Meryem Zemerot, Metin Hanlıoğlu, Mithat Doğruyol, Miyaser Gülşen, Ceyhuni, Nesrin Sürmen, Orhan Kızlarkayası, Nevin Kılıç, Salim Gülbahçe, Sevim Aslanalp, Aşık Seyfi, Seyit Kılıç, Şükran Beşışık, Şükrani, Ülkü Kaynak, Ümran Dağaşan Özlük, Sabiha Serin, Veysel Kızlarkayası, Yalçın Topçu, Zafer Direniş, Zeynep Kabasakal, Yusuf Bal, Dağ Gülü, Murat Kavas, Mustafa Tonbul, Sadi Mert, Meddahi, Enver Artuç, Ahmet Acar, Kelami, Beyza Saydam, Mustafa Saydam.

Şair dostlarımıza güzel şiirlerinden dolayı çok teşekkür ediyorum. Selam ve saygılarımı sunuyorum.

Yayına Hazırlayanlar
Seçici Kurul

Doç Dr. Alim Yıldız
İlkay Coşkun
Yusuf Bal

Bilal Karaman
Orhan Karahan
Mustafa Saydam
-------

İlkay Coşkun
04.03.2015
Sivas İrade Gazetesi / Yazı No: 36
İrade Gazetesi-Sonsuzluğa Yürüyüş-04.03.2015/Çarşamba