30 Kasım 2015 Pazartesi

Suriyeli Çocuk

Suriyeli Çocuk

Merhaba sevgili dostlar.

Ütiyopik bir bakış açısı ama insan istiyor ki dünyada savaşlar olmasın. Aç açıkta çoluk çocuk, kadın, yaşlı kimse kalmasın. Barış, huzur içerisinde bir dünya olsun. Ne yazık ki devlet yöneticilerinin, güç odaklarının hırsları dünyamızı daha güzel ve daha yaşanılabilir halde olmasına imkân vermiyorlar.

Geçenlerde önümü kesen Suriyeli çocuğun ısrarlı devan eden para talebini görünce olayın vahametini bir kez daha görmüş oldum. Suriye de yaşanan iç savaş sonrasında oluşan göçmen sığınmacı sorunu hiç de hafife alınacak bir sorun değil dünya için. Sokaklarda dilenen Suriyeli çocukları gördükçe insanın yüreği daha çok daralıyor, daha çok hüzünleniyor.

İki milyonu aşan Suriyeli dindaşımıza, komşumuza kucağımızı açtık. Devlet ve millet olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Bunu bütün dünyada görüyor. Suriye’de ki iç savaşın bir an evvel çözüme kavuşturularak, insanların evlerine yurtlarına dönmesi en güzeli olacaktır. Bu çözüm için dünya ülkelerinin menfaatlerini bir tarafa bırakarak ellerini Suriye üzerinden çekmeleri yeterli olacaktır. Bir taraftan –sözde- sorunu çözme eğiliminde olan ülkelerin başka bir taraftan da sorunun kaynağının asıl kendileri olduğunu görmeleri gerekiyor.

Son günlerde Bayır Bucak Türkmenlerin yaşadıkları sıkıntıları da görüyoruz. Soydaşlarımızın ve dindaşlarımızın yaşadıkları bu sıkıntılar Suriye gerçeğinin içerisinde yaşanıyor. İnşallah başka bir hafta Türkmenler konusuna ayrıca değineceğim.

İslam ülkeleri üzerinde halen Haçlı mantığını yürüten devletler olduğu müddetçe dünyamız uzunca bir süre daha sulha, huzura kavuşamayacağı gözüküyor. Güç paylaşımındaki acımasız hal, insanı vahşileştirdikçe şirazeden çıkıyor dünyamız. Demokrasiyi, özgürlüğü, huzurlu yaşamayı sadece kendi halkına, insanına hak gören anlayış sorunları da daha karmaşık hal almasına sebebiyet veriyor.

Mülteci ölümlerini hemen hemen her gün yaşıyoruz sahillerde. Mültecilerin Avrupa ülkelerine gitme çabalarını ve yaşadıkları sorunlara üzülerek şahit oluyoruz. Dramları anbean bütün dünya şahit oluyor. Hayatımızda yediğimiz çelmelerin birçoğu ödül olarak döner bize. Bunu her zaman göremeyiz. Sadece çelme takılarak düşürülen Suriyeli mültecinin tek farkı, çelmeyi ve ödülü aynı anda görmesidir.

Burada şöyle bir soru elbette ki zihinlerde hep yerini alıyor. Biz Müslüman dünyanın hiç mi hatası yok bu yaşanan olaylarda. Arapların tarih boyunca arkamızdan vurma hikâyeleri geçmişte anlatıldı hep. Son üçyüz yıldır zillet halini yaşayan birçok Müslüman ülke var ve acınacak haldeler. Dünyada Türk’ün Türk’ten başka dostunun olmadığını gösteren birçok bakış açıları, akabinde bunu destekleyen değerlendirmelerin haklılığı apaçık ortada.

Bizlerin birçok şartlanmışlıktan sıyrılıp olaylara en genel anlamda insani boyutuyla bakmamız gerekiyor. Allahın bize bahşettiği akıl, mantık, doğru hareket etme erki gibi özelliklerimizi doğru kullanma mecburiyetimiz var. Tarih boyunca hep gördük ki zayıf olunca birileri başımıza çorap örmeye başlıyor, ensemize çöküyor. Birlik ve beraberliğimizi bozduk mu daha zor ve çekilmez bir dünya kapımızı aralıyor. Suriye halkı da bahsettiğim bu sorunların bir benzerini yaşıyor sadece.

Suriye sorunu konusunda biz Türklerin, Türk ve Müslüman âlemini de yanımıza alarak diplomasi alanında elimizden geleni yapmamız ve sorun çözülene kadar da ekmeğimizi bölüşmeye devam etmemiz gerekiyor. Bunun için kendi gücümüzü korumamız, hatta artırmamızın gerekliliği apaçık ortada. Birlik ve beraberliğimizi muhafaza ederek, sıkıntılarımıza karşı sağduyulu hareket etmemiz gerekiyor. Örnek verecek olursam üçyüzbin nüfusuyla Sivas’ımızda bir sene içerisinde birçok adli vaka oluyordur sanırım. İki milyonun üzerinde Suriyeli misafirimizin yaşadığı ortamda hiç sıkıntının yaşanmamasını beklemek, çok mantıklı olmasa gerek.

Suriyeliler çıkıp gitsin diyen zihniyetler, hiç düşünmezler mi ki orda yaşananlar bizim de başımıza gelse ne yapardık diye.  -Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın- mantığını gütmek ne kadar doğru?

Suriyeli bir çocuğun doğumu ile İngiltere’de doğan bir çocuğun arasında fark olmamalı. Bu farkları koyan biz insanlar bu durumdan utandığımızda bir şeyler mutlaka değişecektir.

Son zamanlarda kaleme aldığım Suriye gerçeğini anlatan kısa bir şiirimle yazımı sonlandırmak istiyorum. Sağlıcakla kalınız.

Sen Üşürken

bi koşu mesafede yaşıyorsun çocuk
oyunların, şarkıların da direniyor
yanaklarında umut gülücükleri taşıyıp
yürüyorsun ertelediğin hayallerin üzerine
------
sevinçlerin kalbine gömüldüğünde
gözlerinden hüzün akar Suriyeli
dört tarafa savrulurken anıların
Kudüs göğsün şerha şerha dağılır
------
kuytularına sokuluyor soğuk
buz sarkıtları küçük yüreğinde 
ağlamak zorlaşır sen üşürken
ölüm bedende kol geziyor artık

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 02 Aralık 2015 - Yazı No: 75
İrade Gazetesi-Suriyeli Çocuk-İlkay Coşkun-02.12.2015

22 Kasım 2015 Pazar

Küsme Mevzusu

Küsme Mevzusu

Köyüne, şehrine hatta ülkesine küsen insan “gidiyorum ha” derken ya kendisinin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaya çalışıyor ya da bu bahaneyle kendi reklamını yapıyor. ‘küsmek’ konuşmamayı gerektirir oysa. Gitme eylemini de sessiz sedasız gerçekleştirir. Genelde bu tipler salya sümük geri dönüyorlar yurtlarına. Bu da işin komik olan bir başka boyutu.

Hareket alanı yavaş yavaş daralan ve bundan dolayı avantajlı durumları elinden gitmeye başlayan insan, kendini toplum içerisinde yabancı görmeye de başlar. Bu durum rekabet ortamının bir sonucu da olabilir veya siyasi, fikri bakış açılarına göre de inkişaf edebilir. Önemli olan bu değişimlerin hakkaniyetli ölçülerde ve ehil insanlar üzerinden olmasıdır. Yönetime, makama gelen herhangi birileri tabii ki güveneceği, uyum içerisinde çalışacağı insanları çevresine almak ister. İsteyecektir de. Bu durumu, gidecek olan insanın da kolaylıkla hazmetmesi gerekmektedir. Benlik ve sahiplenme duygusunu çok fazla geliştirmiş olan insanın gidişiyle bu durumu kabullenmesi ve kendileri giderse işin kötüye gideceği, sekteye uğrayacağı düşüncesinde olması kuvvetle muhtemeldir. Bu durumu küçük makamlarda da görürüz. Reisi cumhur makamından giden birçoklarında da gördük. Hiç kimse, hiçbir şahıs vazgeçilmez değildir. Hayat devam eder ve giden insandan sonra çok daha iyi, daha mahir, daha ehil insanlar iş başına gelmeleri tabii ki muhtemeldir.

Köyüne, şehrine, ülkesine küsen ve küsmeye meyilli olan insanların, “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır” diyen Cemil Meriç gibi öz eleştiri yapmaları gerekiyor.

Toplum bireyleri çok farklı alanlarda inkişaf halinde olabiliyor. Bu farklı alanlar zenginliği beraberinde getirir esasında. Herkesin kendi gibi olmasını beklemek büyük bir hayaldir. Ama şu da bir gerçektir ki insanlar kendi gibi olan, kendine benzeyen, insanlarla daha çok haşir neşirdir. İnsan daha çok kendine yakın olan insanları sever. Herkes beni sevsin diyen bir insan, herkes benim gibi olsun veya ben herkes gibi olayım diyen bir insan kadar ahmaktır bence.

Hayat mücadeleler bütünüdür. Bu mücadelede nasip, şartlar, beceriler, kayırmalar, para gibi birçok faktör etkilidir. Bu mücadele her zaman hakkaniyetli ölçülerde olmuyor maalesef. Zorbalık gibi birçok olumsuzluklar da var hayatımızda. Buna en çarpıcı örnek olarak iş hayatında ki gayri ahlaki mücadeleleri, mobbing uygulamalarını örnek olarak verebilirim. Ne kadar yetkilerine sahipsen o kadar yetkinsindir bu hayatta. Alttan, üstten hatta yandan yetki gaspına uğruyor insan. Pasifize olmada deniyor bu işe. Bu negatif durumlar da hayatımızın başka bir realitesi maalesef.

Salt küsme eyleminden ziyade, karşıyı anlama, dinleme ve farklılığı kabullenme en mantıklı yol gibi geliyor bana. Küsmeyle gelen gidişler çoğu zaman ilaç olmuyor, aradığını bulamayabiliyor insan. Yalnızlığa iterek kendini, genel anlamda hayata küsmeye başlıyor. Bu durum kişide daha çok psikolojik rahatsızlıklarla kendisini gösteriyor. İnsanın kendi uyumsuzluğunu ve çevrenin kendisine göstermiş olduğu uyumsuzluğu aynı terazide tartarak değerlendirmek gerekiyor.

Atalarımız ne güzel söylemişler;  “tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” diye. Büyük dünyamızdaki küçük benliklerimizi ne çok büyütüyoruz gözümüzde ve gönlümüzde.

Yaşadığımız şehre, şehirlilerimize küskünlüğünü beyan eden ve şehirden giden insanları çok görmüşüzdür. Özlem içerisinde kalarak belki de geri gelememelerine de şahit olmuşuzdur. Şartlarının daha iyi olacağını düşünerek, birazda başka şehirde yaşamak için, kendi ve çocukları için, belki daha iyi imkânlar umarak elbette ki şehre küsmeden gidilebilirde. Hayatta kim neyi kazanıyor kim neyi kaybediyor belli değil. Köyünden, yurdundan çıkan insan, yurt dışında çok iyi şartlarda da olsalar, gidişlerine pişmanlık duyabiliyorlar.

Ülkesine, topluma, insanına küsenleri genellikle sanat çevrelerinde görüyoruz. Toplumdan daha çok soyutlanmış bu çevreler bu durumu daha çok yaşıyorlar. Kendi oyu ile bir çobanın oyunun eşit olamayacağını savunan bir yaklaşımla insanı küçümseme hali daha çok etken gibi gözüküyor. Kendi mahallesinde ki konumunu daha da güçlendirmek adına da yapılabiliyor bu küsme hali. “Ben farklıyım, onlardan değilim” diyerek belki de bir taktik uygulamaya çalışıyor olabilir kendince.

Bu anlamda duygusal ve ruhsal anlamda daha hassas olan insan küsme fiiline daha yakın duruyor. Bu duygusal yaklaşımı tamamen yanlış görmekte doğru olmayabilir. Sonuçta insan aklı, mantığı ve duygularıyla hareket eder. Çok zıt alanlarda olması kendisini olumsuz anlamda tabii ki fazlasıyla etkiler. Bir örnek verecek olursam; eğer bir öğrenci kendi kapasitesinin çok üstünde olan bir sınıfta olursa, o öğrenci çok mutsuz, başarısız olur. Kendi kapasitesine yakın bir sınıfta olursa, öğrenci kendisini daha çok gösterebilir ve daha başarılı olabilir. Çalışkanlar içinde vasat kalmaktansa tembeller içinde çalışkan kalabilmek yeğ geliyor bana.

Ak Partinin yüzde 50 oy alması nedeniyle ülkemizde daha fazla yaşayamayacağı dillendiren ve akabinde, Fransa’da yaşama kararını alan Şair Yılmaz Odabaşı’nı düşünelim. Neden küstürdük ne yaptık ne ettik diye. Başka bir parti eğer bu oyu alsa idi bu sefer de başkaları küseceklerdi. Bu durumu da akıl başta iken bir düşünüp yorumlayalım. Bir seçim sonucunun ülke terk ettirecek derecede bir duygusallıkla bakmanın ne kadar sağlıklı olduğunu değerlendirelim. İnsanların tercihlerine saygılı olmak, demokrat olmak en doğru hareket olacaktır. Başka bir klişe örnek olarak Fazıl Say ismini verebiliriz. Bu isimde sık sık memnuniyetsizliğini medya aracılığıyla dillendirmektedir. Toplumda bir şekilde öne çıkan bu tipleri daha doğru yerlere oturtmakta fayda var diyerek bir şiirimle cevap vermek isterim.

küsüp gidenlere ve gitmeyi düşünenlere

dört gün sonra özlem içerisinde
salya sümük dönmeyeceksin geri
düşündün mü gideceksin
bahanen olmayacak dönmek için
gitme kal diyenin olmayacak mesela
aynı zamanda bilmeyecek yaşadığını
en yakınların bile, arkana bakmayacak
direnip tek başına kalakalacaksın
gittiğin yerden ölüm haberin gelecek
birde mezarın olacak diyar elde sadece

Öyle böyle geçiyor hayat. İnsan, ömrü boyunca bu türden ikilemleri hep yaşıyor. Ölüm eşitliyor insanları, zengin fakir hiç fark etmiyor. Hayat ‘ben yaşlandım’ diyemeyen gönül ile ‘ben öleceğim’ diyebilen aklın flörtüdür aslında.


Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 25 Kasım 2015 - Yazı No: 74
İrade Gazetesi-Küsme Mevzusu-İlkay Coşkun-25.11.2015

15 Kasım 2015 Pazar

Aydın Olamama Meselesi

Aydın Olamama Meselesi

Hakikatin ve doğrunun yanında olması gereken aydın maalesef günümüzde, içerisinin genel anlamda boşaltıldığı, daha çok ideolojik saplantılar içerisinde heder edildiği bir alan gibi gözüküyor.

Ciddi manada olumsuz örnekleri mevcut olan ve toplum önünde kalabalıklaşarak zedelenen aydın algısının, tedavi edilerek dikkate alındığı eski yerini alması kolay olmasa gerek. Toplumun değer yargılarını önemsemeden gereksiz bir çırpınış içerisinde varlığını göstermeye çalışan bir takım aydınlar, bizden olmayan ideolojilerin elinde çıkar ilişkilerini önde tutarak, maşalık görevini üstlenmekten çekinmiyorlar ne yazık ki. Bir üst sınıf görevi üslenip kendi erkini muhafaza ederek, toplumu temsil etmesi gerekirken, içimizde biblo gibi durmayı marifet sayıyorlar adeta. Siyasal politik kamplarda sıkışan, küçük erklerini koruma ve muhafaza etmekle meşgul olan bir sınıf aydınımız, asıl işlevinden uzaklaşmış gibi gözüküyor. Bir kısır döngü içerisinde kalıp, kendisini ait gördüğü mahalleden kovulma korkusunu yaşıyor. Aydın olarak nitelenen kişi amacının dışında hareket ettiğinde, ağız dolusu lafları dahi olsa yutkunarak susmak zorunda kalıyorlar ne yazık ki.

Cemil Meriç aydınımızı şu şekilde nitelemiştir,  “Türk aydını yangından kaçar gibi uzaklaşıyor memleketten. Kirlettiği bir odadan kaçar gibi”

Aydını, Yavuz Bülent Bakiler; “Cahillerden çektiği yetmezmiş gibi yıllarca şimdi okumuş yazmışından çekiyor memleket” diyerek aydın olarak nitelenen insanlara eleştirisini en net ve yalın şekliyle seslendiriyor.

Biraz yazıp çizdin mi? biraz cebine para girdi mi? biraz tanınmış oldun mu? Toplumu küçümseme ve kendini beğenmişlik virüsü sarıyor aydın kabul edilen birtakım insanları. Akıl, mantık, vicdan ve hak terazisinde olanlar panzehire ulaşabiliyor sadece.

Aydın olarak nitelendirilen insanlar, marjinal, egoist, faşist ve korku söylemleri üzerinden topluma yaklaşmaya başlamışsa o aydın için küçülme ve yok olma hali, toplumu kucaklayamama hali başlamış demektir.

Tefekkürün mumyalandığı mecralarda, aydın kabul edilen insanların sırtlarında smokinleriyle; kitabı, istikbale yollanan mektup hüviyetinde gören bakış açıları içerisindeki aydını, iyi noktalarda görme abesle iştigal olacaktır.

Ne kadar da olsa globalleşen dünyamızda bizden, bizim kültürümüzden, bizim dinimizden, bizim milletimizden olmayan bir aydın bize ne kadar hitap edebilir ki. Diğer taraftan toplumda kültür erozyonlarının artmasına da sebep oluyorlar.  Tek tip insan modeli oluşturulmak istenen günümüzde insanlar ne derece mutlu olabilirler. Genlerinden gelen karakterlerle kendini bazı yerlere ait gören insan ne derece özgürlüğüne kavuşabilir. Tabii ki toplumda ortak bir insanlık kültürü, ahlakı, medeniyeti olmalı ama bu insanların benliklerini kaybetmeleri sonucunu getirmemelidir hiçbir zaman.

Dini, milli, kültürel yanıyla ortak bir bütünlük içerisinde olan insanımızın görmek istediği aydın profili de olağan olarak bu çerçevede olmaktadır. İrfan, ilim ve amel bütünlüğünü kaybetmiş zümreler içerisinde zuhur edecek aydın sınıfı da bu bağlamda tam anlamıyla işlevsel olmayacaktır.

Sanat, kültür, edebiyat gibi alanlarından elini eteğini çekme eğiliminde olan bu nitelemelere haiz insanlar topluluğu gün geçtikçe sığlaşma eğilimleri göstermeye başlarlar. Tarihimizden gelen büyük medeniyeti devam ettirmememizin nedeni; zarafet, incelik, kültür, sanat, edebiyat alanlarında yeterli oranda kalifiye aydınlarımızın olmaması olarak görülebilir. Bu durumu en acımasız haliyle Ahmet Kabaklı, “Türk toplumunun yeterli oranda halkı var ama münevveri yok” tespitinde aramamız gerekiyor belki de.

Güven sorunu yaşayan aydın, fabrika ayarlarına dönüp tarafsız bir şekilde aydınlatma görevini topluma göstermesi gerekiyor. Aydın nitelemesinin içini doldurup gerçek manada münevverler yetişmesi ve topluma kendilerini hissettirmeleri gerekiyor.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 18 Kasım 2015 - Yazı No: 73
İrade Gazetesi-Aydın Olamama Meselesi-18.11.2015
 

7 Kasım 2015 Cumartesi

Selam Üzerine

Selam Üzerine

Es selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berakatuhu..

İçtenlikle verilen selam çevreye sunduğumuz bir güzelliktir aslında. İnsana, tabiata, eşyaya, dünyaya, kâinata sunulan bir sevgidir. Selam, dinimizce de müminin mümin kardeşine ettiği duadır. Selam vermek sünnet, almak farzdır. Selamın ehemmiyetini bize fazlasıyla göstermektedir.

Çocukken bana selam veren büyüklerimi ne çok severdim. Bende hemen karşılardım selamlarını. Bana değer veriyorlar algısı oluşurdu bende. Şimdi de durum çok farklı değil aslında. Yolda bize selam veren bir yabancıya karşı bile sevecen bir muhabbet hali oluşur.

Selam verdiğimizde, ‘ben sizden eminim sizde benden emin olun’ mesajını vermez miyiz çevremize. Selamı yaymak, selamı çoğaltmak, kardeşlik, muhabbet duygularını geliştirecektir. Selam kalbi yumuşatır. Bir çocuğun başını okşamak kadar kolaydır selam vermek. Selam verdiğine kötülük yapan, kavgaya tutuşan bir insan gördünüz mü hiç?

Selamsız sabahsız insan ne iticidir değil mi? Selam olmadan karşıdakiyle tam anlamıyla muhabbet, iletişim kuramayız. Yüzü beş karış asık, selamsız sabahsız demez miyiz bu insanlara. Bir birine selam veren eşleri, aile bireylerini görünce öncesinde yadırgadığımız olur ama selamlaşmadaki inceliği gördükten sonra bu basit ama önemli davranışın hayatlarına kalite kattığını görürüz.

Merhaba, günaydın, iyi akşamlar gibi bazı güzel sözler, hitaplar insan iletişiminde kibarlığı, esenliği, güzelliği taşısa da, güzel cümleler olsalar da selamın orijinal halini tam olarak karşılamaz. Meclislere girişte önce selam verilir devamında da merhabalaşılır. Bu da ayrı bir güzelliktir. Kim bilir, selamımız Müslümanlığımızdan merhabalaşmamızda Türklüğümüzden gelir.

Sanki hep tanıdıklara selam verilir gibi yanlış bir algı vardır. Yolda, apartmanda vs. yerlerde karşılaştığın tanımadığın insanlarla selamlaşmanın ayrı bir güzelliği vardır. Ağaçlarla, kuşlarla, karıncalarla, bütün canlı cansız varlıklarla selamlaşmanın başka bir güzelliği, başka bir anlamı vardır.

Selam üzerine yazdığım bir şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Allahın selamı üzerinize olsun.

Selam Ver

toprağa, kuşa, kurda, ağaca
yoldan geçen vatandaşa
yuvasından çıkan karıncaya
selam ver

çırpınan, köpüren suya
yüzen, koşuşturan balıklara
yatmış, yayılmış kumlara
selam ver

kırlarda açan papatyalara
ekinlere, zararlı nebatatlara
toprağı saran haşerelere, sürüngenlere
selam ver

bağıran, çağıran acuzeye
güneşi bekleyen gonca güle
gözünün gördüğü kadın ve ere
selam ver

terki diyar eden ehli ukbaya
yaşlıya, gence, bebeğe
köşe başındaki dilenciye
selam ver

eşe, dosta, akrabaya
güneşe, aya, yıldızlara
aynalarda kendine
selam ver

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 11 Kasım 2015 - Yazı No: 72
İrade Gazetesi-Selam Üzerine-İlkay Coşkun-11.11.2015

2 Kasım 2015 Pazartesi

1 Kasım Sonrası

1 Kasım Sonrası

Selamlar sevgili dostlar.

Bir kasım seçimlerini sağ salim sonlandırdık nihayet. Yüzde elliye yakın oyla Ak Parti seçimlerden yine birinci parti olarak ipi göğüsledi ve tek başına hükümet kurma yetkisi verilecek parti oldu. 13 yıl iktidarda olan bir parti için büyük başarı olarak görüyorum ve bu büyük başarıyı kutluyorum.

7 Haziran seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablodan seçmenin kendisine verdiği mesajı en iyi okuyan parti 1 Kasım seçimlerinin galibi olmuştur. Seçmen beş ay öncesinde kimin ne niyetle hareket ettiğini iyi etüt etmiş görülüyor.  Diyebiliriz ki Türkiye eski Türkiye değil, seçmen eski seçmen değil. Buna rağmen kendini yenileyemeyen her siyasi oluşum, seçim sonrasında ki o kaçınılmaz hüsranı yaşayacaktır. Seçmenin çoğunluğu, -inadına inadına- diyerek bu işlerin yürümeyeceğini, seçim sandıklarından çıkan sonuçla cevap vermiştir.

Ülkemizi bulunduğu konum itibari ile yönetmek çok kolay değildir. Birileri zoru yaşayacak ki toplumun geneli refaha kavuşabilsin. Şefkat elli devlette, dirayetli yöneticiler de lazım bu topraklarda. Hükümeti kuracak olan Ak Parti’nin işi çok kolay değil bu noktada. On üç yılı aşkındır iktidarda olması, deneyimli ve tecrübeli olması en önemli avantajlarından biri tabii ki. Çözüm sürecini bir kenara koyarak terör noktasında başlattığı kararlılığı aralıksız olarak sürdüreceğini belirtmesi ve bunu birçok vaatlerinin başına koyması biz seçmenlere verdiği en büyük söz olarak önemsiyoruz. Bu sözünü tutamamış bir iktidarın diğer vaatlerinin bir önemi olmasa gerek diye düşünüyorum.

Bu iktidar döneminde sevseniz de sevmeseniz de büyük bir devrim yapılmıştır. On yıl öncesinin hedefleriyle alay eden ve hayalden başka bir yakıştırma yapılmayan projeler bir bir hayata geçirildi bu on yılda. Bundan sadece ak partiye oy verenler yararlanmadı. Ülkenin tüm vatandaşları faydalandı ama vatan hainleri hem faydalandılar hem karaladılar.

Birçok terör odaklarının tek vücut olup üzerimize gelmesi, ülkemizin çok güzel işler yaptığının çok güçlü olduğunun bir göstergesidir. Dış mihrapların en büyük korkuları Türkiye de güçlü bir iktidarın olmasıdır. Her ne yaptılarsa olmadı ve seçim gecesi uyuyamamışlardır o odaklar. Düşmanı uyutmayan sonucun çıkmasına katkı sağlayan her Türkiyeli bilin ki çok rahat uyumuşlardır. Bir başka bilmemiz gereken; o bilinen düşmanların daha fazla güçle üstümüze gelecekleridir. Onların karşısına daha da güçlenerek ve daha da bütün olarak çıkabilmeliyiz. Unutmayın ki bizden olmayanların amaçları ülkenin güneydoğusunu bizden ayırmaktır. Bundandır ki teröre yandaşlık etmeyen, vatanını seven halkı bezdirip göçe zorlamaktalar. Bu dönemde büyük şehirlerde ki konut satışlarının artmasında bu neden yatmaktadır. Olayları sadece bir seçim olarak değerlendirmeyelim. Geniş çerçeveden bakın ve nasıl bir dar boğazdan geçtiğimizi iyi idrak edin. Verilmiş sadakamız varmış denir bizde. Gençlerimiz benim bahsettiğim bu çerçeveden bakamıyorlar yaşları itibarı ile. Onları bu noktalarda bilinçlendirip dostu düşmanı öğretmemiz ve bulunduğumuz konum itibarı ile uyanık olmamızın ne kadar önemli olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Ak Parti % 49.9 oy alsa karşısında %50.1 oyu olan daha fazla muhalefet var diyecek yorumcular çıkabilir bu günlerde, sakın şaşırmayın bunlara. Matematik dehalıklarını alkışlayın sadece.

Seçimlerden çıkardığım sonuç herkes işine baksın. Ülke menfaati neyi gerektiriyorsa, vatandaş yararına ne yapılması gerekiyorsa iktidar iktidarlığını, muhalefet muhalefetliğini, vatandaş vatandaşlığını yapsın.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 04 Kasım 2015 - Yazı No: 71 
İrade Gazetesi-1 Kasım Sonrası-İlkay Coşkun-04.11.2015

24 Ekim 2015 Cumartesi

Seçimlere Ramak Kala

Seçimlere Ramak Kala

Seçimlere ramak kala insanlar üzerinde gözlemlediğim heyecan, umut,  kaygı, maalesef birde korku var. Seçim sonrasında kimileri kazanacak kimileri kaybedecek burası muhakkak. Şu günlerde herkesin partisinin kendine kıymetli olduğu günleri daha yoğun yaşıyoruz. Öğle veya böyle insanlar ve ülkemiz yoluna devam edecek.

Gönül ister ki Anadolulu olan, yerel olan insanlar, düşünceler, anlayışlar kazansın. Hep başkalarının üzümünü yiyenler, yağlı gayri Müslim keteleri yiyenler, ya başkası oluyorlar ya da başkalarının temsilcileri oluyorlar ne yazık ki.

Seçimlerde her türden fikir, anlayış, eğilim oylanıyor bir anlamda. İnsanlar, kendi zihniyeti doğrultusunda oyunu kullanıyor. Tarih boyunca kimi fikirler önde kimileri geride olagelse de kimi zaman eğilimler dondurulmuş olsalar da her dem her düşünce hayatiyetini bir şekilde sürdürüyor.

Faşizan bir tutum içerisinde olmak istemiyorum ama yurtdışlarından özellikle kurtarıcı rollerinde gelen örnekleri gördükten sonra gelip ülkemizin üst kademelerine getirilen insanlara iyi gözle bakamıyorum nedense. Yerel değerlerimizin, yerel anlayışlarımızın daha önemsememiz gerektiğini görmemiz gerekiyor bir şekilde.

Geçen gün iki duvar yazısı okudum ‘Türkistan’a özgürlük’ ve ‘Kürdistan’a özgürlük’ birincisi içimi açtı ikincisi içimi acıttı ve şunu düşündüm ille de Müslüman ümmeti ille de birlik, ille de insan.

Ülkemizi almaya çalıştıkları bu ateş çemberinde ülkeyi yönetmek, muktedir kılmak çok zor bir iş. Bu sorumluluğu alabilecek ehliyette, çalışkanlıkta ve beceride olmak gerekiyor. Hiç kelle almadan diyet ödettirmeden şehit vermeden Devlet-i Aliye’yi muktedir kılamayız. Yasalar ile kolluk kuvvetleri ile sınırların güvenliğini sağlama ile vatandaşın bilincinin artırılması ile eğitim ile ülkemizi daha yaşanılabilir bir hal içerisinde görebiliriz. Bölgemizde güçsüz olmak, tembel kalmak gibi bir lüksümüz yok maalesef.

Seçimler bir tarafıyla, iktidarın gücünü koruma ve artırma amacı taşır. Bir başkası da güç kazanma ve pastadan pay kapma çabasını güder. Önemli olan bu yarışın insani, milli çerçevede olmasıdır. Seçimler önemlidir ama her şey değildir. Bunun bilincinde olmalıyız. Hayatın içerisinde olması gerekli bir olgudur. Hayat tanışma, buluşma konuşma kadar basit, savaşmak kadar zor, sevmek gibi güzel, aşk gibi özeldir. Bu felsefede olursak amaçtan çok araç olarak görürüz seçimleri.

Seçimler çerçevesinde eleştirilerim, tabii ki. Adaylardan genellikle zengin insanların tercih ediliyor olması türünde bir eleştirim var maalesef. Partilere bakın meslek seçimlerinde bu farkı belirgin şekilde görürsünüz.

Kapitalist hayat, insanı iki sınıfta görüyor. Güçlü olmaya çalışan ve güçlü kalmaya çalışan insan olarak. Gücü ve güçsüzlüğü genelde nedense para belirliyor. Başka bir boyutta ise kimi insan sadece yaşıyor, kimileri de yaşadığını ille de gösterme ve anlatma çabasındalar.

Takım tutar gibi parti tutmaya, kendi parti liderleri insanüstü varlıklar gibi görmeye ve gösterilmesine karşıyım. Devlet başkanını tarikat, cemaat liderini, yazarı, şairi, sanatçıyı vs. kısaca herhangi bir insanı büyüteceğim derken öleceklerini bile bile insanüstü bir varlık haline sokmamalı.

Seçimlerin en güzel olan yanı, reisicumhurun oyu ile toplumun alt katmanındaki vatandaşın oyunun aynı değerde ve aynı anlamda olmasıdır. Farklı fikirlerdeki partilerin bu yarışı sevgiyle, kardeşlik ortamıyla, küfürsüz, kavgasız ele alması en güzelidir. Küfür eden insan için şu hayat, küfürlerine verdiği isimler ve adı kötüye çıkmış kelimeler taşır sadece.

Herkes beni sevsin diyen bir insan, herkes benim gibi olsun veya ben herkes gibi olayım diyebilen bir insan kadar ahmaktır bence. Seçimlerde seçilse de seçilmese de ölüyor insan. Bu bilinçte bu vicdanda, bu hakkaniyette hareket etmek gerekiyor.

Çocuklarıyla, eserleriyle şanıyla yaşamayı arzulayan ölmemeye çalışan insanoğlu bilesin ki her bir tohum sonunu bile bile filize duruyor rabbine yöneliyor ölümle.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 28 Ekim 2015 - Yazı No: 70

20 Ekim 2015 Salı

Yatılı Okul Yılları

Yatılı Okul Yılları (Meteoroloji Meslek Lisesi)

Lise yılları, çocukluktan gençliğe geçişle beraber daha çok ergenlik dönemini içine alan dört yıllık geniş bir zaman dilimi. Hele yatılı okunduğu zaman dolu dolu vakitleri içerir. Bu yıllar aynı zamanda mücadeleyi de içinde barındırır. Gerek derslerdeki zorlanmalar, gerekse de üniversiteye giriş yılının olması itibariyle bu yılların önemi oldukça fazladır.

Lise yıllarımda yaşadığım detayları hiç unutmuyorum. Bazı lise arkadaşlarım o yıllardaki yaşadıklarını bu gün yaşıyormuş gibi anlatmaları beni hayrete düşürmüştür bir taraftan.

"Liseyi kazandı" belgesinin elime geçmesini, babamla Ankara’ya ilk yolculuğumuzu, okul kaydımın yapılmasını ve o yıllarda Ankara’da yakın kimsemizin olmamasından dolayı veli olarak çok uzak bir köylümüzün velim olmasını iyi hatırlıyorum. Yatılı okula girişle birlikte zorunlu dört yıllık hizmet için gerekli olan imzaların ve kefillerin bulunması gibi meşakkatli ama bir o kadarda heyecanlı bir çabanın sonunda okul kaydımın yapılması ise hatırladığım diğer detaylar.

İlk heyecanlar, gri pantolonlar, mavi gömlekler, üç yüzü aşkın öğrencinin tek tip giyinmesi, terzilerin ölçülerimizi alması bu gün gibi hatırımda. Azda olsa maaşımız bile vardı okulda. Her ay, çantayla görevlinin gıcır gıcır harçlıklarımızı dağıtmasını ise çok iyi hatırlıyorum. Sabahları askeri içtima gibi avluda toplanmamız, okul müdürümüzün uzun uzun nasihatleri, yaramazlık yapanların kusurlarının ifşa edilmesi, saç kontrolleri, giysi kontrolleri derken tam bir seremoni idi yaşadıklarımız.

Tellerle çevrili idi bahçemiz. Üst katta yatakhaneler, alt katta sınıflar ve sosyal bazı mekânlar, spor salonu, konferans salonu vs. mekânların olduğu yan binalar vardı. Okulu çevreleyen tel örgülü duvarlarda gösterdiğimiz cambazlıkların, yiğitliklerin çok hikâyeleri kalmıştır hafızamda. Hatta tel örgülere karşı ün yapmış öğrenciler bile vardı. Dışarı kaçışlarımız, yoklamalarımız, nöbetçi hocalarla, nöbetçi arkadaşlarımızla mücadelelerimiz vs. nice curcunalarımız kaldı aklımda.

Teneffüslerde, akşam dersten sonraki zamanlarda okul bahçemizde volta atardık. Döne döne geniş okul bahçesini bilmem kaç kez sohbet ederek turlamışızdır. Önümüzden geçen zengin arkadaşlarımızın tank gibi yürüyen koca koca pahalı ayakkabılarını dilimize dolayarak sohbetler ederdik. Ana tema okul, ders, anılar, kızlar vs. olurdu herhalde.

Üst sınıflara geçtikçe sigara içenler çoğalırdı. Sigara içenlerin, hocalarla köşe kapmacaları, zaman zaman yapılan sigara aramaları, özellikle tuvaletlerde sigara içenleri yakalamalar ve arkasından yaşananlar. Ben hiç sigara içmediğim için bu anlamda pek sıkıntı yaşamadım. Belki sigara içilen ortamda bulunmam nedeniyle ufak tefek sıkıntılar olmadı değil. Bu anlamda okul bahçesinin bazı kör noktalarında sigara içenler ve hafiye hocalarımızın kovalamacaları her zaman oluyordu. Çarşı izninde öğretmelerimizin sigara içenleri görmeleri ve bunun sonucunda yaşananlarsa trajikomik olaylar. Sigara ile beraber çıplak kadın resimlerinin olduğu dergiler ve açık saçık filmler oynatan sinema kaçamakları yapanların muhabbetleri. Ortada dolanan muhbirlerinse "ben seni gördüm" muhabbetleri o yıllarda hep yapılırdı.

Milli takımımız ve spor kulüplerimiz o yıllarda dışarıda yeni yeni başarılar kazanmaya başlamışlardı. Heyecanlı bir şekilde topluca maçları televizyonda izlerdik. Eğer yendiysek, okul tel örgülerine yönelir en azından bir kısmımız okulun dışına atardık kendimizi. Nöbetçi hocalarının bizleri zapt etmede gösterdikleri gayreti gözlemlerdim hep. Meşhur televizyon dizilerimiz ve televizyonu kapma noktasındaki kavgalarımız hep olurdu. "Hayat Ağacı" isminde yabancı bir televizyon dizimiz vardı mesela. Pazar günleri klasik müzik dinlemek isteyen arkadaşla çok mücadelemiz olmuştur çok zamanlar.

Sabah bir, akşam iki ders etüdümüz vardı. Genelde üst sınıftan öğrenci arkadaşlar sınıfın başında durur, nöbetçi hoca koridorlarda fink atarken ders çalışmamız sağlanırdı. Bu etütlerdeki gizli sohbetler, çizgi roman okumalar, ders çalışıyor numaraları, uyumalar ve başka nice kaytarmalar vardı hepimizde. Pür dikkat ders çalışan arkadaşlarımız her zaman olmuştu tabi. Onların hakkını yememek lazım şimdi.

Bu kadar hareketli, ele avuca sığmayan erkek lisesinde dayak olayı da çok yaygındı. O yıllarda dayak ciddi ciddi okullarda eğitimin bir parçasıydı ve çok yaygın bir araçtı. Dayak olayı daha çok müdür yardımcıları tarafından uygulanırdı. Nöbetçi öğretmenlerin bir kısmı, bazı öğretmenler, okul müdürü de dâhil dayağa başvurmaları çok olurdu. Pedagoglar dayak mevzusuna nasıl yaklaşırlar bilmem ama o yıllarda dayak bir realiteydi eğitim kurumlarında. Osmanlı tokadı başta olmak üzere, ele, tırnaklara vurulan sopalar en çok tercih edilenlerdi. 5-10 kez dayak yemişliğim vardır. Yaşın yanında kuruda yanar misali. Daha çok gürültü yapılan mekânlarda bulunmam sebebiyle sıra dayağına çekildiğim zamanlar çok olmuştur. Özellikle dayağa çok başvuran hocalarıma karşı kalp kırgınlığım şu anda dâhil her zaman olmuştur ve devam etmektedir. Dayak olayına girmeyen hocalarımı sevgi ile anarım her zaman.

Enerjik, ele avuca gelmeyen biz gençler için yemek, yemekhane her zaman önemlidir. Sabahları kahvaltıda ağzı, dili kavuran metal bardaklarda ikinci bardak çayı içebilmek için çok çaba sarf ederdik. Sekiz kişilik masalara on-on iki bardak gelen demlikler konulurdu. Sekiz kişilik margarin yağı, reçel, bal, peynir, zeytin günlere göre paylaştırılırdı görevli öğrenciler tarafından. Bu paylaştırmalar zaman zaman çok da adil olmazdı. Sekiz kişilik masada ikişer kişi beraber kahvaltı yapardı. Yanınızda olan arkadaşınız kahvaltıda yemekleri seçerek yemesi birçoklarına yarardı. Öğlen ve akşam yemeklerinde sırayla alınır ve istediğimiz yere otururduk. En güzel günümüz rosto, tavuk, köfte gibi daha çok et yemeklerinin verildiği günlerdi. Bazı zamanlar kalan yemekleri sonlarda tekrar alırdık. Ekmek arasına koydurduğumuz yemekleri, köfte vs, daha sonra yemek için sınıftaki küçük kişisel dolabımıza koyardık.

Ankara Hipodromunda Kenan Evren selamlamaları ve asker gibi öğrenci yürüyüşlerimiz olurdu. Darbeci Kenan Evren karşısında isteklice yürürdük her 19 Mayıslarda.

Ankara’da yaşayıp da Gençlik Parkı serüveni olmayan insan yok gibidir o yıllarda. Hafta sonları Gençlik Parkına gidip de son paramızı lunaparkta harcadığımızdan, bir saati aşkın Keçiören okul yolunu yürüdüğümüz çok olmuştur.

Kız öğrencilerinden tamamen arındırılmış erkek lisesini yatılı okumanın avantajı ve dezavantajları fazlasıyla vardır muhakkak. Kız arkadaş edinme dürtüsünü dört yıl süresince hep yaşadık.

Öğretmenlerimizin tamamına yakınının lakapları vardı. Birçoğunun taklitleri vardı. Öğrencilerinde bir kısmının en azından takma isimleri vardı. Bana ‘Arafat’ derlerdi mesela. Yaser Arafat o yıllarda çok meşhurdu. Zaman zaman yaptığım felsefi konuşmalardan dolayı mı yoksa azda olsa çalışkan olmamdan mı bilmiyorum ama bu isimle anılırdım.

Okulda mekânların bile orijinal isimleri vardı. Eksibir (-1) mesela. Girişin bir altında olan bir yer. Orada banyo yapardık, elbiselerimiz yıkanır ve ütülenirdi. Bu orijinal ismi kim bulmuş bilmem ama orayı biz hep böyle nitelendirirdik.

Okulda çok başarılı arkadaşlar vardı. Benim en iyi derecem dönem beşinciliği idi. Her dönemden üç öğrenciyi 15 tatilinde Uludağ’a götürürlerdi ödül olarak. Beşinci sırada olduğum sene bende Uludağ’a kayak için gönderildim. Üçüncü sırada ki arkadaşım, onbeş tatilde memleketindeki kız arkadaşını görebilmek için Uludağ’a gitmekten vazgeçti. Dördüncü sıradaki arkadaşımda Uludağ’da namaz kılamayacağını düşünerek vazgeçmişti. Bu şekilde beşinci sıradaki bana Uludağ’a gitme nasip oldu.

Namaz demişken bir gün sabah namazına kalkmak istediğimi üst sınıftaki ağabeylerimden birisine söyledim. Namaza kalkmak isteyenleri belirlemek adına, yattığım ranzanın ayağına bir havlu doladılar. Sabah namazı kılmak için kalkmaya başladım bu vesileyle. Üst sınıflardan dini bütün ağabeyler gelip kaldırıyorlardı bu işaretli havluya bakarak. Uyku çok tatlı. Bir gün beş gün derken ben usandım sabah namazına kalkmaya. Bir gün namaza kalkmamayı kafama koydum. Ama ne mümkün beni kaldırmaya gelen ağabeye, "tamam kalkıyorum" diyorum ama beş dakika sonra aynı ağabey tekrar yanımda bitiyor kaldırmak için. 3-4 kere gelince çok kızdım kalkmayacağımı söyledim, ikide bir gelmemesini söyledim. Gündüz bu yaptığımdan dolayı özrümü diledim tabii ki.

Ramazanların, yılbaşlarının, diğer özel günlerin ayrı ayrı yeri vardır yatılı okul yıllarında. Hesap makinesinin yeni yeni yaygınlaştığı o yıllarda, okul mescidinde namaz kılan arkadaşım tespih kullanmak yerine hesap makinesinde bir bir ilerleyerek otuz üçü buluyordu. Tespihini böyle çekiyordu. Buda hatırımda kalan anekdotlardan.

Bunun gibi daha nice anılar, nice yaşanmışlıklar. Liseyi yatılı okuyanlara bu yazdıklarım hiç yabancı gelmeyecektir. Bunlar benim gibi mülayim, sus pus bir öğrencinin yaşadıkları. Haşarı, yaramaz bir öğrencinin yaşadıklarını siz düşünün artık. Ama her şeye rağmen güzel yıllardı velhasıl. Arkadaşlarla o günleri zaman zaman yâd ettiğimiz, buluştuğumuz zamanlar oluyor.

Bizim nesil, her türlü olumsuzluklara rağmen küçük şeylerle mutlu olabilen, küçük imkânlarla hayallerini büyütebilen bir nesildi ne mutlu ki.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 21 Ekim 2015 - Yazı No: 69
İrade Gazetesi-Yatılı Okul-İlkay Coşkun-21.10.2015

13 Ekim 2015 Salı

İnsan duyarlılığı üzerine

İnsan duyarlılığı üzerine…

Çevresine karşı duyarlı olan insanlara hayranlığım her zaman olmuştur. Çok basit hareketlerle dahi yapılan duyarlılıkların kıymetli olduğunu düşünüyorum. Mesela yolun ortasına düşmüş bir engeli kaldırarak trafikteki insanların işlerini kolaylaştırmak gibi.

Evladına karşı duyarlı bir baba ve anne örnekleri bizleri hep mutlu etmiş sevindirmiştir. Duyarlılık hassas, özenli, anlayışlı, düşünceli gibi birçok güzel kelimeyi de içerisinde barındırır. Duyarlılık huzuru, geçimi, mutluluğu, anlaşabilmeyi de beraberinde taşır.

Duyarlılıklarıyla bizi celbeden insanlar hafızalarımızda yerlerini hep güzellikleriyle korurlar. Duyarlı öğretmenlerimize karşı sevgimiz, teveccühümüz bir ömür boyu sürer gönlümüzde.

Hayatımızı tercihlerimiz belirler çoğu zaman. Duyarlı bir felsefeye sahip olmakta bir nevi tercihlerimiz arasındadır. Çok hırslı bir insanın duyarlı hasletlere sahip olmasını beklemeyiz. Duyarlı olabilme, tamamen olmasa bile öğrenilebilecek bir realitedir. Sevmek gibi, savaşmamak gibi.   

Küçük diyebileceğimiz ve göz ardı ettiğimiz birçok ayrıntıyı dikkate almak demektir duyarlı olmak. Üstün Dökmen bu duruma şöyle dikkat çekmiştir. ‘Küçük şeylere dikkat etmeyi öğrenebilen insan, bunlar karşısında mutlu veya mutsuz olmayı da öğrenebilir’

Birde duyarlı olmayıp da duyarlı olduğunu zanneden, ufak tefek şeylerle vicdanını rahatlatmaya çalışan insan modelleri vardır çevremizde. Dilenciye verilen küçücük paralar gibi. Sosyal medyada olumsuzluklara karşı duyarlı olduklarını ima eden o kadar çok insan var ki. Dünyayı yönetenler de aynen kendilerini bunlar gibi zannediyorlar. Yoksa dünyamız bu halde olur muydu sizce?

Toplumların, ülke yönetimlerinin, insanlığın toplu duyarlılıkları da olmalı. Mesela güncel bir konu; insanca yaşamak adına ölümü göze alarak denizlerden çıkış ararken canlarından olan nice insanı düşünün. Sınırlarda çareler aramayanlara, çareler üretemeyen bu dünya siyaseti oldukça, kıyılardan insan cesetlerini toplamaya devam edeceğiz gibi gözüküyor.

Duyarlı olmak fedakârlığı da beraberinde getirir. Albert Camus’un ifadesiyle ‘Geleceğe yönelik gerçek cömertlik şu an mevcut olan her şeyden vazgeçmeyi içerir’ diyerek, geleceğe yönelik duyarlılığa dikkat çekmiştir bir nevi.

Duyarlı olma, iyi insan olma, iyi vatandaş olma olgularını da beraberinde getirir oysa. Ne zaman ki iyi insan olma, iyi vatandaş olma öğretilerini ülkemizin insanları öğrenir, o zaman karmaşadan, kavgalardan, terörizmden kurtulmaya başlarız.

Şairin ve yazarın duyarlılığı nasıl olur derseniz? Bu kalemlerin önsezilerinin daha kuvvetli olduğunu düşünürsek, insana, doğaya, dünyamıza gelebilecek olumsuz hal ve şartların bertarafı için çaba göstermesiyle olur. Şairin ve yazarın yenilikçi ve devrimci yönünü muhafaza ederek, sömürü düzenlerle mücadele ve muhalefet etmesi gerekir.  İnsanın, toplumun sorunlarına karşı duyarlı olması ve ne şartta olursa olsun adaletin, doğrunun yanında olmasıdır asıl olan.

duyarlı insan müdahalecidir
duyarlı insan toplumcudur
duyarlı insan ölçülü insandır
ve en önemlisi
duyarlı insan güzel insandır


Sağlıcakla kalınız.

 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 14 Ekim 2015 - Yazı No: 68
İrade Gazetesi-Duyarlı İnsan-İlkay Coşkun-14.10.2015
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

Dönüş

Dönüş

Dünyamız kendi ekseni etrafında ve güneş etrafında da dönüyor. Ay dünyanın etrafında dönüyor bütün uydular gibi. Her dönüş farklı oluşumları da beraberinde getiriyor. Gece gündüzün oluşumu, mevsimlerin oluşumu gibi. Velhasıl atomdan küreye her şey dönüş halinde. Yöneliş kelimesinde dönmeden ziyade bir akış hali var.

Eğer dönüş hali doğru, anlamlı, yasal ise değerlidir. Eşinin etrafında fır dönen kadın veya erkek gibi. Hastalanınca baba ve annesinin etrafında dört dönen evlat gibi dönme işi kıymetlidir. Kendi etrafında dönen insan da farkında olmadan birçok şeyin etrafında dönmüyor mu?

Hoş olmayan dönüşlerde vardır yaşantımız içinde. Menfaati için parti liderinin çevresinde, sağında solunda sürekli bulunma hali gibi mesela. Bu da bir dönüştür ama hoş gözükmeyen menfaatli bir dönüş.

Dönüşlerde, bazı şeyler kazanılırken bazı şeylerde kaybediliyor doğal olarak. Gündüzün geceye dönüşmesinden gündüzü kaybederiz. Mevsimin yaza dönüşmesinden ilkbaharı kaybederiz. Döne döne tekrar gelineceğini bildiğimiz için çokta kayıp saymayız olanları. En çok zamanın akışına hayıflanırız. Geçen zaman geri gelmez diyerek. Yeni zamanlar gelir ama o giden zamanın yerini hiçbir şey tutmaz.

Dönüşlerin çoğunu gözümüz algılayamaz ama inanırız, biliriz. Gerek hücrelerin gerek dünyamızın dönüşünü algılayamayız. Akrep ve yelkovan gibi bazı dönüşleri ise çok rahat gözlemleriz. Bir çocuk dönme ihtiyacı hisseder? Cihet, taraf, yön hareket alanları canlılığın sevinçli iken neden döner hiç gözlemlediniz mi? Mutlu insan, neşeli insan düğünlerde döne döne oynamaz mı? Hep ileriye, hep uzağa gitmek isteyen insan ve canlı, ihtiyacı bir gereklilik kadar bir dürtüyü de beraberinde taşımaz mı? Bizler her dönüşü önemli bir aktivite olarak görürüz.

Yüzünü dönen insan diğer taraftan da birçok şeye sırtını da dönmüş olur keza. Bu durum bir gerekliliktir. İstenilen bir işi, meşguliyeti elde ettiğimizde diğer birçok şeye sırtımızı doğal olarak dönmüş oluruz. Bu da bir realitedir aslında. Yalpalayan insanoğlu, zamanı geldiğinde özüne dönmez mi? Asıl kodlarına döner bir nevi. Buda bir dönüş halidir. ‘Sen giderken ben geri dönüyordum’ diyen insan hareketin öndeliğine vurgu yapar, gidişten çok dönüşü önceler bu ifadesiyle.

Dönüşlere mukavemette bulunup ani tersine dönüşlerde yapar insan. Özüne dönüşlerde her şeye rağmen kısmi mukavemetler, karşı duruşlar olsa da sonuç değişmez. Ölümün çaresini hep aramıştır insanoğlu yaşadığı süre içerisinde. Ölmemeye çalışır adeta. Hiç olmadı çocuklarıyla, eserleriyle bıraktığı ünü ile yaşamaya çalışır.

İbadetteki insanın bir teslimiyet hali vardır. Şeklen ve ruhen görüntü Rabbine yönelişi simgeler. Semah döner. Bu dönüşleri iyi okumak ve anlamak gerek. Kime ne kadar faydası ne kadar işlevi vardır bu dönüşlerin görmek gerek. Farklı yönelmeler sonrasında kimi partili eski partisine, yuvasına dönüş yapar. Her dönüş gidişlerin tersidir. Neden gider insan, neden döner? Bu durumu hayatımızda sadece düz bir gidiş gibi görürüz. Nasıl ki dünyamızı yuvarlak değil de dümdüz gördüğümüz gibi.

Yemininden döner insan,  sözünden döner, özünden döner. Döne döne pişer et. Dönüş pişmeyi, olgunluğu beraberinde getirir. Lunaparklara gidip bakın bir, eğlencelerin birçoğu dönme eylemi üzerine kuruludur. İzinlerde tatile giden insan evine döner, işine döner. Gitmekten daha çok asıl olan hareket dönüştür.

Hareketi ve durağanlığı iç içe yaşar insan ve dünyamız. Çok gürültülü hareketli bir cadde önünde ki evinizde, kapıyı pencereyi kapatıp sesi kesip hareketsizliği çok kolay yaşayabilirsiniz. Kıpır kıpır insan zamanla sessizleşmeye, ağırlaşmaya başlar. Çalışan alet ve edevatta olsa emekli olmaya mahkûmdur. Her hareketin bir dönüşümü vardır. Enerjinin dönüşümü vardır. Dönüşler hep vardır. Ölümlerde bir nevi dönüştür aslında. Asıl olana, var olana dönüştür.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 07 Ekim 2015 - Yazı No: 67
İrade Gazetesi-Dönüş-İlkay Coşkun-7 Ekim 2015

27 Eylül 2015 Pazar

Yöresel Ağız

Yöresel Ağız

Merhaba sevgili dostlar. Yirmi beş yıldır Sivas’ta ikamet ediyorum. Doğduğum değil ama doyduğum şehir bu şehir. Yozgat’ta geçen çocukluğumdan da hatırladığım, kullanılan bazı yöresel kelimeleri derledim.  Bu kelimelerin birçoğunun Sivas’ta da kullanıldığını gördüm. İç Anadolu ve yakın illerdeki kültür ve şive yakınlığını görmeniz ayrıca gelecek kuşaklara aktarılması açısından, kaybolmaya yüz tutmuş bu kelimeleri şiirin diliyle paylaşmak istiyorum sizlerle. Sağlıcakla kalınız.
1
kuru fasulyeye, ağ pakhla
yeşil fasulyeye goğ pakhla
kızarken birine, sıracalı
bahaneye, mahana
diyorlar bizde
2
havuca, pürçüklü
peynire, pendir
leğene, ilagan
yumurtaya, yımırta
diyorlar bizde
3
demindene, bayahtan
baksanaya, bahale
kendini beğenmeğe, kırışmak
geçen güne, öton
diyorlar bizde
4
büyük tencereye, guşene
bilmiyoruma, nebim
nasıl olduya, nahas
adıgüzele, adoozel
diyorlar bizde
5
aileye, horanta
kümese, pinelik
domatese, kırmızı
havluya, peşkir
diyorlar bizde
6
testiye, boruç
tomruğa, hezen
laylon ayakkabıya, tıkkır
mendile, yağlık
diyorlar bizde
7
ayrana, çalkama
halaya, bibi
geçen seneye, bıldır
çok yiyene, ganara
diyorlar bizde
8
alkışa, cibicik
anahtara, firek
akrabaya, gaham
ağabeye mınna
diyorlar bizde
9
sineğe, ivez
toz toprağa, gubir
gömleğe, mintan
iş buyurmaya, yumuş
diyorlar bizde
10
altın takıya, gıremise
şekilsize, önasız
banyo yapmaya, çimmek
makasa, sindi
diyorlar bizde
11
suratını asmaya, homuhmak
gerçektenmiye, essahtanmı
beceriksize, sintir
göz etmeğe, işmar
diyorlar bizde
12
kahkahaya, hangırdamak
taneye, dene
çok iriye, zırıl
perişan olmaya, malamat
diyorlar bizde
13
gölgeye, garaltı
ne yapıyorsuna, nörüyon
değilmiye, daalmi
bişekile, bişal
diyorlar bizde
14
nedene, nahas
çoğalmıyasıcaya, töremiyesice
acıktıma, yüram geçti
hızlı hızlıya, yelli yelli
diyorlar bizde
15 
ne bakıyorsuna, ne dağatliyon
at şunuya, kötele şunu
koyun dışkısına, çakıldak
keçinin dışkısına, kıhı
diyorlar bizde
16
sıvaya, bişirik
gözetlemeğe, kişiflemek
gözü açığa, mıstır
lahanaya, irehan
diyorlar bizde
17
sümüklüğe, hortuklu
yazmaya, yaşmak
çamaşıra, asbap
çok iyiye, tavatır
diyorlar bizde
18
hediyeye, yolluh
römorka, vagunat
bacaya, punare
laf vurmaya, kakıç
diyorlar bizde
19
iri samana, kes
kulübeye, elefcik
buğday ölçeğine, urupla
toprak pekiştiren taşa, loo
diyorlar bizde
20
başörtüsüne, bürük
sınıra, cızı
lahanaya, kelem
dur demeye, ağleş
diyorlar bizde
21
dağ armuduna, çörtük
cekete, saho
sedire,  mahat
çiviye, mıh
diyorlar bizde
22
araziye, yazı
civcive, cücük
mandaya, kömüş
hindiye, culuk
diyorlar bizde
23
sahiye, essah
takunyaya, nalin
şubata, gücük
belkiye, ellaham
diyorlar bizde
24
rafa, terek
boğaza, ümük
kısa boyluya, güdük
pisboğaza, sümsük
diyorlar bizde
25
rüzgârsız yere, dulda
uslu dura, dölek dur
sırta, yağannı
galiba ya, zaarki
diyorlar bizde
26
suya dalmaya, suya tumma
sinirlenmeye, herslenmek
eşe kocaya, gişi
ilaca, hap
diyorlar bizde
27
ayakta durmaya, dinelmek
yöne tarafa, cihet
pilice, ferik
küçük bakraca, sitil
diyorlar bizde
28
ilmeğe, düğüm
kısaca pekiye, hee
patatase, patatis
avuca, gavram
diyorlar bizde
29
nazlanmaya, şikarlanma
dönmeye, fırlanmak
sıkıntıya, cereme
kız kardeşe, bacı
diyorlar bizde
30
azarlamaya, tazirlemek
çokgörmeye, dağnamak
kızmaya, sohranmak
huysuza, soyka
diyorlar bizde
31
köşe başına, çene
ol görüp’e bir türlü
içeri almaya, dıhmak
aman Allahım’a, abari
diyorlar bizde
32
danaya, bıza
yatağa, döşşek
patlıcana, baldırcan
avuçlamaya, gavralamak
diyorlar bizde
33
domuza, canavar
çorbaya, bulamaç
demekkiye, zaar
lokmaya, sokum
diyorlar bizde
34
kuzunun büyüğüne, tohlu
büyük tabağa, sahan
küçük pencereye, temek
küreme aracına, sıyırgı
diyorlar bizde
35
süpürge bitkisine, çıtlıh
yokuşa, verep
pencereye, toplu
asfalta, susa
diyorlar bizde
36
karpuza, bostan
patavatsıza, müzümsüz
önemsemeye, masimek
külhanbeyine, bıçkın
diyorlar bizde
37
kaşınmaya, gicişmek
ukalaya, hökela
tuza, duz
pantolona, pantul
diyorlar bizde
38
ezana, ezen
testereye, bışgı
traktöre, motur
tekmeye, depik
diyorlar bizde
39
inceye, yuka
çok fazlaya, zibil
sarhoşa, zerhoş
çok konuşmaya, bıdırdamak
diyorlar bizde
40
fermuara, cırcır
çok fazlaya, gakılı
davete, okumak
kaplumbağaya, tosbağa
diyorlar bizde
41
hacı amcaya, hacemmi
hoparlöre, aporle
aleve, alaf
helikoptere, aligopter
diyorlar bizde
42
tamamene, bidemlik
büyük sineğe, bunelek
beze, çapıt
gezer satıcıya, çerçi
diyorlar bizde
43
kilime, çul
uzun elbiseye, fistan
sürülmüş tarlaya, herk
atlete, içlik
diyorlar bizde
44
ne zamana, nefaat
erkek genç koyuna, şişek
don’a, tuman
çirkin konuşmaya, çemkirmek
diyorlar bizde
45
tembellik etmeye, ağzını ayırmak
uzun ağaca, cerek
sapı ve taneyi ayıran araca, düven
küçük keçiye, çebiş
diyorlar bizde
46
dilenmeye, deşirmek
sınıra, gevel
kıskanmaya, gunülemek
değil mi ye, lee
diyorlar bizde
47
yemeyi çok sevene, mantıcı
karık’a, maşala
surat’a, navrak
dereye, öz
diyorlar bizde
48
büyük çuvala, seklem
çağırmaya, çığırmak
çok’a, ipiy
azcık’a, ıcıh
diyorlar bizde
49
makarnaya, mahanna
günahını alırıma, gadasını alırım
manda yavrusuna, balak
öğrenmeye, belle
diyorlar bizde
50
cama, cıncıh
değirmene, daarmen
doğurmaya, gunnamak
önceye, ipti
diyorlar bizde
51
metal yemek kabına, zehen
hafife, yiğni
bekleye, ağlen
tazeye, acer
diyorlar bizde
52
buya, aha
yanlışa yönelmeye, azıtmak
içyağa, donyağ
lokmaya, banak
diyorlar bizde
53
sıkıştırmaya, bekitmek
avuça, goşam
sopa ucu çiviye, nodul
küçük baltaya, nacak
diyorlar bizde
54
leyleğe, lalek
serin serine, kufül kufül
tuvalete, kenef
kılıbığa, avratasan
diyorlar bizde
55
bundan sonraya, bundan kelli
ishale, amel
kepçeye, çömçe
küçük taşlara, helik
diyorlar bizde
56
fideye, sitil
sedire, somya
sütlaca, sütlü
ayçiçeğine, şemşamer
diyorlar bizde
57
amcaya, emmi
takkeye, tellik
teravihe, terevi
ilçeye, gaza
diyorlar bizde
58
mantara, gobelek
dört kollu taşıma aracına, geçgere
yapışkan dikene, pıtırak
anidene, yekdapdan
diyorlar bizde
59
musluğa, burma
ateş tutuşturan oduna, çipli
kediye, pisik
ayrana, katık
diyorlar bizde
60
hepsine, alayı
üşenmeğe, erinmek
kazığa, örk
gizli saklıya, uğrun
diyorlar bizde
61
elbiseye, pırtı
lodos rüzgârına, kaba yel
gece yenen yemeğe, yastılık
baba ya, ağa
diyorlar bizde
62
yumurta aşına, gaygana
eğretiye, mudara
ekin, ot birikintisine, deste
ekin ekilen alete, saban
diyorlar bizde
63
toprağı düzleyen alete, tapan
yağda pişirilen yufkaya, omaç
kışlık buğdaya, zahra
kıza, gı
diyorlar bizde
64
kulplu kaba, helke
kırıkcı çıkıkcıya, , sınıkcı
ekilmemiş tarlaya, boz
ankara’ya, angara
diyorlar bizde
65
üç ayaklı demire, sacağı                       
mayalı bazlamaya, ekşili
buğdayın pişmişine, hedik
fiyata, paha
diyorlar bizde
66
anne tavuğa, gurk
taze kuzuya, gorpe
nasıla, neşaal
faraşa, kos kura
diyorlar bizde
67
musluğa, gurna
yeniye, gıcır
göğse, bağıra;  döş
yaramaz çocuğa, gobel
diyorlar bizde
…..

Derleyen
İlkay Coşkun

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 30 Eylül 2015 - Yazı No: 66
Yöresel Ağız-İlkay Coşkun-İrade Gazetesi-30.09.015