19 Aralık 2018 Çarşamba

STK Nedir Ne Değildir?

STK Nedir Ne Değildir?

Resmi kurumların dışında, bağımsız olarak işlerini yürüten, sosyal, kültürel, çevresel, sendikal, hukuki gibi alanlarda faaliyetler yürüten yasal dernekler, vakıflar, odalar, barolar kısaca sivil örgütlenmeler olarak tanımlayabiliriz. Bir toplumda bu tür birlikteliklerin olması o toplumda demokrasinin ve demokratik uygulamaların yaygın olduğunun da bir göstergesidir.

Resmi birlikteliklerin yanında bunun gibi gönüllülüğe dayalı sivil birlikteliklerinin de bir toplumun gelişmesine olan katkısı aşikâr. Örneğin yasal olan işçi ve memur sendikalarında çalışanların lehine çalışmalar yapmak çalışanın hakkını korumak bu anlamda çaba göstermek elbette ki değerlidir.

Hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmadan bu birliktelikleri gereksiz ve faydasız görmek ise bir o kadar anlamsızdır. Ülkemizde ki sivil toplum örgütlerini güçlendirmek ve ideal hale getirmek istiyorsak bir yerden başlamalıyız. Eğer ki sivil toplum örgütlenmelerinde yanlış giden işler varsa devletimizin denetim mekanizmasına açık olması ve denetlenmesi beklenir. Bunun yanında bu kurumları eleştirenlerinde bir bakıma toplumun bu örgütlerini boş boş eleştirmek yerine mücadele edebilmek için üye olunabilir, yönetime girilebilir ve yanlış giden işlerin düzeltilmesine örgüt içinde katkı verilebilir.

Bu gerekliliği ifade ettikten sonra sivil toplum örgütlenmelerinde eleştireceğim tarafları bu yazımda dile getirmek istiyorum. Sivil toplum örgütlenmelerinde yer alan şahısların bu görevlerini kendilerini göstermek için basamak olarak kullandıkları genel bir kanı. Bu şahısların her ne kadar kendilerine yeni görev veriliyor masumiyetinde lanse etseler de, kerametin bulundukları makamda olduğunu ve bu makamda iken ki taleplerin, arzuların ve çabaların sonucu olduğu gözüküyor. Bu çarpık durumu sivil toplum örgütü çalışmalarından çok siyasete yakınlıklarında ve çarşaf çarşaf verilen pozlarda görmek pekâlâ mümkün. Kendi sivil toplum örgütüne binlerce hatta milyonlarca üyenin olması üzerinden güç devşirme cihetine gidiliyor maalesef. Çevremizde emek vermeden, cefa çekmeden “aşığı cuk aturan” insanlarla doluveriyor maalesef. Bir insanın sanki elinde sihirli değnek varmış gibi aynı anda birçok derneğe başkan veya yönetici olması gibi bir talihsizliği yaşıyoruz maalesef. Bir insan nasıl olur da birçok yerde verimli ve başarılı olabiliyor. Özel bir yetenek sanırım. Bunları görünce insanın, öküzün altında buzağı arayası geliyor.

STK yönetiminin ilgili branşıyla ilgisiz insanların yer olması bu alanın başka amaçlar ve basamak olarak kullanılmasına daha çok zemin hazırlıyor. Bu durum tabela derneği olmak gibi bir sonucu doğuruyor. İster istemez ilgisiz insanlar asli dernek faaliyetlerini yapmayıp bu alanda kaynak israfına yol açıyor. “Tribünlere oynamak” tabirinin içini dolduruluyor sadece. Çevreyle, işçi ile memur ile ilgilenmesi gereken bir STK asli görevini yapmayıp bu makamı hem işgal ediyor hem de kendisine daha üst görevler için basamak yapıyor. Sivil toplum örgütünde esas faydalı olabilecek insanlar dışarıda kalıp, faydası olmayacak insanlarla içini doldurma gafletine en azından bu yöneticileri seçenlerin düşmemesi gerekiyor. Her ne kadar “bal tutan parmağını yalar” mantığı olsa da tamamen bu alanları bu amaçlar için kullanmak bizleri ileri değil farklı mecralara götürür maalesef.

Hele hele ilgisiz bir şekilde erkek egemen mantığında kadını yok saymak veya bunun tersi feminist bakış açısıyla erkeği görmemek sivil toplum örgütlerinin yapabileceği kötü ırkçı yaklaşımlar arasında yerini alıyor sadece. Bu konu dâhilinde uç ve başka bir konu başlığı bir örnek.

Nobel ödüllü bilim adamımız Aziz Sancar’ın ifadesiyle, “günlük politikalarla uğraşmayıp yaptığımız iş ne ise ona yönelmemiz ve politikayı profesyonel siyasetçilere bırakmamız daha doğru olacaktır”. Bilime, ilime, kültüre, sanata ve üretime yönelmemiz bizi madden ve manen daha zengin yapacaktır.

Yönetimi sadece üstten alta doğru jakoben anlayışlarla değil de alttaki vatandaştan, bireylerden, sivil toplum örgütlerinden üste doğru olması da gelişmiş bir toplumun özelliklerinden olduğu unutulmamalıdır.

Bu örneklemeler üzerine başka bir zeyl düşecek olursam;
Toplumumuzda yaptığı işle kendini kanıtlamış, tebarüz etmiş insanlar her alanda yetişmeli. Özellikle sivil toplum mensupluğu bir basamak ve dönemsel bir rol olarak kendilerine biçilmemeli.

Bir bilgenin, “sorular sormak bütün cevapları bilmekten daha iyidir” sözünde olduğu gibi soran, sorgulayan bir toplum daha iyiyi ve güzeli bulacaktır elbet. Bunun için de her türden olumsuzluğa rağmen sivil toplum örgütleri demokratik, özgür bir toplumun olmazsa olmazıdır.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
24.12.2018


Yazı No: 5

15 Aralık 2018 Cumartesi

Üretimin Tadı

Üretimin Tadı

Bağdaki üzümü yemeye yüzümüzün olması için aynı bağda izimizin olması gerekir. Emeğin, çalışmanın, gayretin önemini ve değerini kavramak işin püf noktası ve özü olsa gerek. “Ekmek, ahlaktan önce gelir” sözünü de yabana atmamak gerekir.
Ekmeğini taştan çıkarmak diye çok bilindik bir söz var ya hani. Zorda olsa üretmenin bereketini ve tadını yaşayanlara hayranım. İş dolayısıyla ilçe ilçe, köy köy dolaştığım zamanlarda bozkırın ortasında da olsa zenginliğimizi ve üretim potansiyelimizi gözlemliyorum. Geçenlerde bir köyün yakınında kaz çiftliğini görünce bu tespitimin doğruluğuna bir daha kani oldum. Bine yakın kazın olduğu üretim çiftliğinde kaz yumurtası üretiminin yanında canlı kaz satışı da yapılıyor. Kümes, yumurta paketleme, kesimhane ve üreticilerin kaldığı küçük bir evin yer aldığı 300-400 bin liralık mütevazı bir yatırım. Bağlı bulunduğu Sivas'ımızın ve bulunduğu Hafik ilçesinin yumurta ve kaz eti ihtiyacının çok azını karşılayabilecek bir çiftlik. Şehrimizde bu tarz çiftliklerden onlarca olması gerektiğini düşünüyorum. Aynı bu örnekte ki gibi üretimin bir ucunda olmayı, üretimin getirisi olan bereketi yaşamayı çok anlamlı ve güzel buluyorum.
Hani millet olarak hep ağlarız ya. Her sorunu devlete havale ederiz ya. Bu güzel örnekte ne bir şikâyet var ne de serzeniş. Emek var, çalışma var, cesaret var, müteşebbis ruh var. Erkek kadın çift maaş kolaycılığına kaçmadan, emekli olup sadece kahveden eve veya evden camiye gidiş gelişler yerine üretime de kendimizi yönlendirmemiz gerekiyor. Bozkırın kuşburnusu, alıçı, mantarı, papatyası vs. onlarca bitkinin şehirde ciddi paralar ettiği günümüzde “benim imkânım yok” şikâyet mantığını ve kolaycılığını anlamış değilim.
En iyi kardeşten daha çok veren, Allah'ın lütfuyla bize ikramda bulunan toprağa dönmemiz gerekiyor. Bilgi üretme, teknoloji üretme, sanatsal ürünler üretme gibi çok geniş yelpazeye sahip bu günkü üretme temalı bu yazımda tarım ve hayvancılığı örneklemiş oldum sadece. Hayvancılık ve tarımın her alanını önemseyerek insanları üretime teşvik etmek başta devletimiz olmak üzere hepimizin önceliği olmalıdır.
Üretimi artırarak, çok çalışarak, katma değer üreterek fakirliğimizi ve birçok hastalığımızı iyileştirmek elimizdeyken tembellik kime neyi kazandıracak? “İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz” diyen Montaigne ne güzel de söylemiş. “Köycülük öldü”, “saman ithal ediyoruz” gibi olumsuz cümlelerde bizim de kabahatimiz yok mu? Ne dersiniz?
İlkay Coşkun
17.12.2018

Yazı No: 4

2 Aralık 2018 Pazar

Dost ve Müttefik Repliği

Dost ve Müttefik Repliği

Müslümanların gayri Müslimlerle yaptığı sözde dost ve müttefik birliktelikleri Müslümanlara yönelik vekâlet savaşlarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Dünya üzerindeki ülkelerin birbiriyle ilişkileri çok girift bir halde de olsa yapabileceklerimiz yine de var muhakkak. Bu olumsuz hal ne kadar bizim için geçerliyse karşı taraf içinde geçerlidir.
 
Müslüman ülke liderlerinin ecnebi ülke liderleriyle karşılaşma, tokalaşma ve resim verme ve hatta basın açıklaması yapma görüntülerine dikkat edin. Hep bir mesaj iletme, şirin ve samimi olma havası görürsünüz. İstemeye istemeye de olsa dost ve müttefik vurgusunu her iki tarafta da sık sık yapma ihtiyacı duyarlar.
 
Dünya üzerinde oynanan oyunlar hep vardı ve olmaya devam edecek maalesef. Bu durumu biz Müslümanlar ve Türklerin ve hatta vicdan sahibi, mazlum bütün insanlığın lehine değiştirme çabaları da yok değil. Özellikle şer odaklarının projeleri, planları bütün ülkelerini istihbarat teşkilatları tarafından muhakkak biliniyordur. Bu oyunların birçoğu deşifre oldu bir taraftan. Her ne kadar yeni oyunlar kurgulanmaya başlasa da sonuç olarak bu oyunlar da kısa bir zaman sonra gün yüzüne çıkıyor. Günümüzde hızlı iletişimin olumsuz yanlarının yanında bu gibi durumların hemen ortaya çıkması noktasında ki olumlu yönleri azımsanamaz.
 
Emperyalist güçler kendileri dışındaki ülkelerden almak istediklerini bazen düşman görünümünde savaşarak bazen de dost görünümünde sırnaşarak alıyorlar. Müslüman ülkeler üzerindeki emellerinin yüzde ellisini gizli ve açık antlaşmalarla sağlıyorlarsa geri kalan yüzde ellisini de toplumda özenti oluşturma ve kandırma yöntemiyle elde ediyorlar. Biz sıradan insanlar için ilk yüzde elliye yapacak bir şeyimiz olmasa da ikinci yüzde elliye mani olmak elimizdedir.
 
Uzun süredir gayri Müslim, Müslüman’ı dindaşı gibi vuruyor. İşid, Fetö, Boko Haram.. Roller ve senaryolar sık sık değişse de asıl oyuncu papaz hiç değişmiyor. Bir de işin böyle bir boyutu var maalesef.
 
Bura da teker teker oynanan oyunları irdelemek yerine büyük çerçeveye bakmak ve dünyayı iyi okumamız gerekiyor. Bu da daha çok Müslüman devletlerin milli ve İslam birlikteliğinden geçiyor. Müslüman ülkelerin öz kaynaklarına, pazarlarına sahip çıkarak çok çalışmalarından ve üretmelerinden geçiyor. Bu devran böyle sürmeyecek inşallah. Amiyane tabirle bir noktada dananın kuyruğu kopacak muhakkak. Müslüman ülkelerinde bir uyanış olacak Allahın izniyle.
 
15 Temmuz sonrası bir kez daha gördük ki ümmet ve millet olarak kendimize gelmemiz için ille de ölmemiz mi gerekiyor? Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
10.12.2018
 
Yazı No: 3

Almanya Türkiye’den On Bin İşçi Alacakmış

Almanya Türkiye’den On Bin İşçi Alacakmış
 
Bu aralar Almanya Türkiye’den on bin işçi alacak şeklinde bir haber dolaşıyor, duyuyoruz. Hemşire, kaynakçı, elektrikçi ve havaalanları yer hizmetlerinde çalışacak kalifiye eleman talep ediliyormuş. Savcılıktan temiz kâğıdı ve dil bilme önceliği de varmış. Bu talebi ana hatlarıyla çizdikten sonra gelelim bu konu hakkındaki mülahazalara.
 
Almanya nüfusu ile Türkiye nüfusu birbirine çok yakın. Seksen milyonun biraz üzerinde. Almanya nüfusunun 15-20 milyonu göçmenlerden oluşuyor. Ayrıca Almanya Türkiye’nin yaklaşık yarı yüzölçümüne sahip.
 
Almanya’daki göçmen nüfusu saymaz isek Alman genç nüfusu düşüş eğiliminde ve yaş ortalaması her geçen gün yükselmekte.
 
Almanların iş disiplini ve çalışkanlığını biliyoruz. İhtiyacı olan özellikle kalifiye eleman talebini bu çerçevede yadırgamamak gerekir ama bizim açımızdan onur kırıcı bir yönü de var bu durumun. Her işe alımda bir seçim olur muhakkak ne var ki bunda diyebilirsiniz. İnsanlar eğitim için, çalışmak için hatta yaşamak için değişik ülkelere gidebilirler de. Bizim ülkemizde de göçmenler var. Aynı Almanya, zor durumdaki Suriyeli göçmenlerden aldığı zengin, kalifiyelileri saymaz isek sadece neden kendi seçimini önceliyor. Her ne kadar ‘işinize gelirse’ mantığını da güdenler çıksa da durumu çokta masum bulmuyorum. Böyle bir talep beyin göçüne benzer bir sonuç doğuracak gibi. Sonuçta hemşire üniversite mezunu, hizmet sektöründe ve suç işlememiş olan genç bir vatandaş. Sen bir insanı yetiştir, büyüt, okut, öbür ülke gelsin bu insanları hazır bulsun, alıp götürsün.

Elli atmış yıldır Almanya’da hayatını idame ettiren soydaşlarımız üzerinden bu talebin kritiğini de yapmamız gerekiyor. Günümüzde gitmesi muhtemel kalifiye elemanların şartları, eğitim düzeyi, beklentileri ve gittikleri zaman ki yaşayacakları ortam eskiye göre kıyaslanamaz bile. Ama yine de on bin insanımızın gelecek yıllarının neler getirip neler götüreceğini iyi düşünmemiz gerekiyor.

İlerde kültürel, dini farklılıklar muhakkak ciddi sorunlara yol açacak. Entegrasyon sıkıntısı illaki baş gösterecek. Asimile olma gibi bir sıkıntı pekâlâ ortaya çıkacak. Müslüman toplumun varlığı üzerinden Alman toplumunun İslam’a yönelişi olabileceği türünden bir sonuç ortaya çıkacak. Almanya başta olmak üzere Müslümanların çok yaşadığı ecnebi ülkelerde kendi anlayışlarına göre bir İslam kurgu çalışmaları devam ediyor maalesef.

Benim dikkatimi çeken, göçmen talepleri neden bizim gibi gelişmekte olan hatta Müslüman ülkelere oluyor ve kıstaslar konuluyor? Amerika da Alman asıllı elli milyon insan olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Alanya’da dört bin civarında yaşayan Alman’ı biz böyle kriterlerle almadık ülkemize. Özellikte Avrupa da ve Almanya da yabancı ve İslam düşmanlığının bu kadar arttığı bir zamanda bu tür talepleri iyi tartıp biçmemiz gerekiyor. Almanya gibi ülkelerde, insanımızı ikinci sınıf vatandaş konumuna sokmamamız gerekiyor. Alman, böyle bir alımın boş ve dolu tarafına muhakkak bakmıştır. Bizde bardağın hem dolu daha çok boş tarafını irdelememiz gerekiyor. Bunu devletimiz yapıyordur muhakkak ama gitmeyi düşünen vatandaşlarımızın daha çok düşünmesi gerekiyor. Sonuç olarak bu kaderi yaşayacak onlar.

Almanya dâhil birçok ülkenin benzer sorunları var buna işsizlikte dâhil. Ülkemizde de işsizlik baş problemlerimizden. Ama sorunlarımızı aşma gayretlerimizde var. Almanya gibi ülkelerin taleplerini karşılamak bizden çok onların sorunlarını çözer. Batılıların kültüründe olan bir söz var. ‘Süt vermeyen ineğe yem verilmez’ diye. Sonuçta bir vatandaşımıza üç lira maaş verecek ama onun sırtından on lira kazanacak. Keşke on liralık çalışma ülkemizde kalsa. Bir zamanlar sadece paşa, vali, vergi memuru gönderdiğimiz topraklara işçi gönderiyoruz maalesef.

 
İlkay Coşkun
03.12.2018
 
Yazı No: 2
http://www.yenidogruhaber.com/

24 Kasım 2018 Cumartesi

NEGATİF OLMA HȂLİ - YENİ DOĞRU HABER

NEGATİF OLMA HȂLİ
 
Merhaba
 
Yeni başlangıçlar insana her zaman heyecan ve mutluluk verir. Kendi adıma ‘Doğru Haber’in güzel bir başlangıç olmasını temenni ediyorum.
 
Bu hafta, ‘Negatiflik Hastalığı’na yakalananlara yer vermek istiyorum. Çevresine sürekli negatif enerji pompalayan insanlar hep var maalesef. Bir arada bulunduğumuz ortamlarda sanattan, kültürden, edebiyattan, bilimden konuşmak yerine illaki dünyamızın ve ülkemizin sorunlarını ve özellikle siyasetin konularını konuşmaya iterler insanı. Her ne kadar lafı değiştirme çabalarınızda olsa tekrar aynı konuya sözü bağlamayı bir şekilde de olsa başarırlar.
 
Ekonomimizin ne kadar kötü olduğu, bizi çok kötü günlerin beklediği türünden klişeleşmiş cümlelerle yandık bittik, öldük portresi çizip dururlar. Bu negatif bakış açılarının ardından nedense bizden de hep onay almak isterler. Tartışmaya mahal vermemek için ne kadar da yuvarlar cümlelerle moral bozucu sohbete devam etsek de ister istemez insanın yüzü gerilir ve moral bozukluğuna engel olamayız. Her anlamda aynı kişiler tarafından sergilenen bu tiyatro gösterisi sergilenir ve birçok insanda bu tiyatroyu izlemeye mecbur bırakılır. Bu durumun tam tersi olan her şeyi tozpembe görmek de doğru bir ruh hali değil elbet. Elbette ki ülkemizin ve dünyamızın sorunlarına kafa yoralım ve çözümüne katkılarımız olsun. Buna kimin itirazı olabilir ki? Bizlerin çözebileceği en küçük problemleri dahi devlet büyüklerimize havale etmek ve onları bunlar üzerinden eleştirmek bize ne kazandırıyor anlamış değilim.
 
Sanki her insan, dünyanın ve Türkiye’nin sorunlarını her dakika konuşacak, siyaset yapacak bir gerekliliği var gibi ruh hâline bürünürler. Eğer bu negatiflik ruh haliyle memnuniyetsizliği çoğaltma gayreti güdülüyorsa bunun çok işe yaramadığı görülmeli artık. Sıkıntıları sürekli dillendirmek yerine çözüm önerileri üzerinde alternatifler, fikirler geliştirmek ve bunu hayata geçirerek insanlara gösterebilmek en doğru hareket gibi geliyor bana.
 
Konumuna göre üretimin içerisinde olmak, çalışkan olmak, sosyal projelerde yer almak, kendi geçimine katkılar sunmak, mevcut işini iyi yapmak gibi onlarca yapabilecekleri önlerindeyken bu kısır döngü içerisinde dönüp durmak kendilerine ya da kime ne kazandırıyor anlamış değilim.
 
Meslek olarak aktif siyasetin içerisinde olanlar beklentileri çerçevesinde yaşadığı ülke ve dünyaları hakkında olumlu veya olumsuz yargılara sahip olabilirler. Ama sıradan vatandaşın, memurun, esnafın, emeklinin aktif siyasetin içerisinde olmasına ne gerek var.  Bütün hayatını olumsuz etkileyecek derecede politik tarafgirlik doğrultusunda hayatını sürdürmesine gerek yok. Seçim zamanı kime oy vermek istiyorsan gidip oyunu kullanırsın olur biter.
 
Hayat dolu, neşeli insanlar, somurtkan suratları dahi yumuşatır ve gülümsetir. Bunun tersi durumda da durduk yere strese girer insan ve hüzün kaplar yaşantısını. Özgüven kaybına uğrar. Sıkıntılarımız dün vardı, bu günde var. Yarında da olacak maalesef. Önemli olan çok çalışarak, katma değer üreterek, kendimizi ve toplumumuzu iyi eğiterek, sıkıntılarımızı minimize etmek hedefimiz olmalı. Bir ömür hayatı kendimize cehennem etmemize ne gerek var velhasıl.
 
Sonuç olarak; algı operasyonlarının, tezviratların ve negatiflik hastalığının, sağlığımızı, moralimizi bozmaması için millet olarak elimizden gelenin en iyisini yapmak görevimiz olmalı.
 
Bir de ülkemizde, doların yükselişi gibi istenmeyen durumları gördükçe ağzı kulaklarına varan insan modelleri var. Bunları da ileriki yazılarımda ele almayı düşünüyorum kısmetse. Sağlıcakla kalınız.
 
İlkay Coşkun
25.11.2018

Yazı No: 1
http://www.yenidogruhaber.com/

9 Eylül 2016 Cuma

Dersimiz Vatan

İrade Gazetesi - PDF Kitap - İlkay Coşkun
--
-----------------------------------------------------------------------------------------

Dersimiz Vatan

Merhaba dostlar.

15 Temmuz kara gecesi belki de son yüzyılın en hassas demokrasi gecesiydi. Şafağında selamete çıktık çıkmasına da kanımızı donduran bir hainlik de gün yüzüne çıktı. Ülke ve millet olarak çok büyük dersler çıkarmamız gereken anları yaşadık. Binlerce nasihatin yerine geçen bir musibetti yaşananlar. Millet ve devlet olarak şapkamızı önümüze koyup nerelerde yanlışlar yaptık, bunun muhasebesini yapmamız gerektiğini fazlasıyla gördük.

Eğitim, eğitim, eğitim…

Doğumla birlikte başlayıp ölüme kadar doğru, ahlaklı, vicdanlı, hümanist, dini, milli bir eğitim. Darbe teşebbüsünde bulunan bu kadar çok generale, Nato’nun verdiği eğitimleri ve maddi imkânları duru bir hafızayla sorgulamamız gerekiyor. Kendi milletine şuursuzca silah doğrultabilmenin altında yatan nedenleri irdelememiz gerekiyor. Okullarımızda vatan sevgisini konu alan derslerimiz var ama menfaatler gereği bu sevginin yıllar içerisinde bir kenara konmuş olmasına şahit olduk ne yazık ki. Globalleşen dünyaya uyum sağlamanın yanında milletin öz değerlerini, milliliği, vatan sevgisini ve olgusunu muhafaza etmemizin gerekliliğini öncelikli olarak gördük. Hangi menfaat gereği göz ardı edildi bu değerler irdelememiz gerekiyor.

Güvenlik, kültürel ve ticari anlamında uluslar arası birliktelikler elbette ki olacaktır ama bu birlikteliklerde, milli kimliğimizle etkin, yetkin ve dimdik olabilmeliyiz. Bu olay sonrası Nato gibi üyeliklerimizi ciddi anlamda sorgulamamız da gerekiyor. Eğer üst düzey general düzeyindeki askerlerin, Nato’dan gizli veya aleni olarak aldıkları yüksek miktardaki paralar bilinirken, bu insanların minnet ve menfaat duygusuyla nasıl hareket ettiklerini çok acı bir şekilde fark ettik. Alınan bu paralar kamuoyuna eğitim, proje gibi masum gözüken kanallarla aktarılıyor gibi yansıtılması ise işin cabası. Bu durum menfaatleşen ve parayı alan insanda o ülkeye hem hayranlık duygusunu hem de minnet duygusunu geliştiriyor. Nato ya da benzeri oluşumlardan alınan tüm bu paralar kişilere değil de devletin kasasından sonra gerekli yerlere ve bireylere iletilmesi daha uygun olacaktır. Böylelikle Nato gibi kurumlarda görev alan kişiler, başka oluşumlara değil de kendi kurumlarına gönül bağıyla bağlılığı artacaktır. Nihayetinde kişi kendi devletine hayranlığı gelişecektir. Bu verdiğim örneği devletimizin üst kademelerinde olup da bu tür yüksek rakamlar alan geneli içinde geçerlidir.

Gerek askeri gerekse de sivil darbeleri tamamen ülke gündeminden çıkarmak bu kadarda zor değil. Bu noktada yol ve yöntemler bellidir. Japonya, Almanya gibi gelişmiş ülkeler bu riski nasıl minimize ettilerse, bizde alınacak ve alınmaya çalışılan tedbirlerle bu ihtimali ortadan kaldırmalıyız. Hükümet bu olaylar sonrasında aldığı OHAL kararıyla, darbe zeminini ortadan kaldırma adına kalıcı tedbirleri hızlı bir şekilde almaya başlandı ve kararlılıkla devam edeceğini umut ediyorum.

Devletimizin her kademesinde görev yapan her bireye şu duygu verilmeli. Elde ettikleri makamlar, rütbeler, geniş imkânlar kendi harikalıklarından, kendi kerametlerinden çok devletimizin büyüklüğündendir. Üst düzey görevlere talip olanlar kerameti kendilerinde görmeyip milletin gücünde sinerjisinde aramalıdırlar. 15 Temmuz gecesi görüldü ki devletin tüm donanımlarına sahip bazı üst rütbeli askerlerin hain, asgari ücretle zar zor geçinen binlerce vatandaşımızın şehitliği isteyecek kadar vatan sevgisiyle yanıp tutuştuğunu gördük. “Ev kira ama vatan bizim” yazan bir pankartta gördük ki milletimizin üzerine millet yok. Demek ki vatan sevgisi imkanla, maaşla, mevkiiyle sağlanamıyormuş sadece. Devletimiz kod ayarlarını gözden geçirmeli. Devleti güç odakları, eğilimler üzerinden değil de artık kendisi yönetmeli. Amerika ve Avrupa bizim idolümüz olmaktan çoktan çıktılar. Ekonomik gücümüz insanımızı kendine getirdi. Bu darbe girişimiyle sarsılmayan ekonomimizin kıymetini bilerek, rehavete kapılmayarak her zaman bir adım öne gitmeyi becerebilmeliyiz. Bizi işgal etmek istemelerinin temelinde bunun olduğunu unutmamalıyız. Bulunduğumuz coğrafya daima uyanık olmamızı gerektiren bir konum. Güçlü olduğumuz sürece ayakta kalabiliriz. Mücadele edebiliriz üst akıllarla ve piyonlarıyla. İnancımız ve ekonomik gücümüz bizi biz yapan temel güç olacaktır.

Çok net gördük ki en büyük ahmaklık, milletin karşısında olmak, değişik gerekçeler öne sürerek vatan hainliğine soyunmaktır. Bilmeleri gerekiyor ki 15 Temmuzdan sonra kahramanlık ve hainlik kriterlerini küçük gördükleri millet belirlemiştir ve hep millet belirleyecektir.

Velhasıl kim olursan ol, eğer vatan, millet, insan sevgisini kalbinde barındırmıyorsan gerisi boş.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi  .../ .../ 2016 - Yazı No: 111

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Milletin Gücü

Milletin Gücü

Merhaba dostlar.

Yaşadığımız darbe teşebbüsü adı altındaki devleti işgal hareketi sonrasında milletimizin kenetlenmesine şahit olduk 15 Temmuz gecesinde. Darbe adı altındaki işgale karşı koyarken kendi payına düşen görevi zamanında ve hızlı bir şekilde, ölümü göze alarak yerine getirmesi geleceğimiz ve umutlarımızı yeşertti, bizlere güç verdi. Vatanın, vatan hainleri tarafından işgali karşısında milletimizin gösterdiği karşı duruşu çok önemli. O gece domino etkisi yaptı bu ilk karşı koyuşlar. Her saat her dakika halka halka bu mukavemet güçlendi. Ta ki darbe kalkışması püskürtülene kadar.

Milletin gücünü küçük gören, değersiz addeden her zaman ki bilindik savlarını savurdular yine. Dalga dalga yayılan milli güç karşısında bu çevrelerin çıkışları bu noktada komik ötesiydi. Bu bağlamda milletin gücünün önünde her zamanki gibi yıkılmaya mahkum bir set gibi yerini almaya çalıştılar yine. Birlik ve beraberlik içerisinde olunması gereken bir zamanda bazı çevrelerin darbe karşıtlığını ifade ederlerken ama-fakat-lakin içeren cümleler kurmaları ne acıdır. Millet, bunlara daha önce uyanmış bir halde takip etmektedir. Ülkenin bu zor zamanında darbeye muhatap olan hükümetimize, cumhurbaşkanımıza ve milletin büyük bir kesimine eleştiriler getirmek, hainliklere gerekçeler üretmek hainlikle eş değerdir.

Dışarıda yazılan oyunu, ülkenin kendi insanlarına oynatılması ne yazık. Ortadoğu’yu şekillendirmenin son ayağı idi Türkiye. Irak, Libya, Mısır ve en son Suriye birçok gerekçe ileri sürülerek -sözde demokrasi getirileceğini vaat ederek- müdahalelerini hepimizin gözü önünde açıktan yaptılar. Türkiye’nin son on yılda kazandığı ivme ile birlikte demokrasiye tam bağlılığı noktasında hiçbir bahane ortaya koyamayan bu güçler, Ortadoğu planının bu son ayağında böyle bir yol izlediler.  İçerinin, kendilerini perde arkasına gizleyen dışarının bir araya gelerek oluşturduğu büyük bir o kadar da tehlikeli bu kumpasın, milletimiz tarafından nasıl boşa çıkarıldığına canlı şahidi olduk. Tankın altına yatan, üzerine çıkan, mermilerin önünde duran insanımızın kahramanlıklarını yazacak tarih. Bir kez daha şahit olduk ki yıllar geçmiş olsa da millet olma şuurumuzu hiç kaybetmediğimizin farkına vardık.

Kimi zaman işbirliği adı altında kimi zaman zaaflarını kullanarak eğiterek, etkileyerek, para vererek kendilerine hayran bırakarak darbecilerin ruhlarını satın aldıklarına şahit olduk. İşin komik tarafı bu satın alma işini bu güçler 1 dolarla yapmaları. Yakalanan bu örgüt üyelerinin üzerlerinden çıkan 1 dolardan bahsediyorum. Öncesinde şaşkınlıkla karşılanan bu durum sonrasında anlaşıldı ki kendi aralarında kullanılan bir sembol imiş. Dudak uçuklatan bir hiyerarşiyle karşı karşıyayız. Örgüt üyelerinin her birine verilen 1 doların üzerinde bulunan ve her hanesinde ki rakam o üyelerin örgüt içerisinde ki hiyerarşilerini gösteriyormuş. Örgüt üyeleri üzerlerinde taşıdıkları bu parayla birbirlerinden haberdar oluyorlarmış. Yani bir nevi aralarındaki parolaymış. Bu ifadeleri destekleyen en önemli görüntü o meşhur düğünde darbeciler tarafından yanlışlıkla yere yatırılan bir örgüt üyesinin, cebinden çıkardığı 1 doları göstererek-bende sizdenim- dediği görüntü sonrası bu şifre çözülmüş. Yaşadığımız bu olayın basit bir darbe kalkışmasından öte ülkenin toptan işgalini hedefleyen bir hareket olarak tarihteki yerini almıştır. Gerçekleştirilmek istenen bu süreçte Abd-İsrail-Siyonizm-batılılar için, ülkemiz insanının dindar, milliyetçi solcu, parti, cemaatçi olmasının hiç fark etmemiş olduğuna şahit olduk. Kuran-ı Kerim’de geçen, “Akıl etmez misiniz, düşünmez misiniz” uyarısının ne kadar önemli olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyoruz.

İşgal kalkışması sonrasında sağcı, solcu, milliyetçi, dindar, ülkemizin tüm etnik kökenli vatandaşları işgale, karşı duruş sergiledi. İnsan olarak iktidar ya da muhalefete kafadan kötü demememiz gerektiğini bir kez daha görmüş olduk. Ülkesinin ve milletinin tarafında olan bir insanın iktidar veya muhalefet partili olmasında ne mahzur olabilir ki? Yaşadığımız bu süreçte gördük ki dengeler açısından bazen partilere dağılmış güç bir araya geldiğinde süper güç olabiliyor. Tarafın en büyük kısmını iktidarın devamını muhalefetin oluşturmasının o kadar da önemli olmadığını gördük. Darbe kalkışmasıyla alakalı birçok gezici zihniyetlerden şehir efsanesi türetildi yine. Bu efsaneleri üretenleri ve ürettikleri efsanelere -söylediklerine kendilerinin bile güldüğü- burada değinmeyi bile gereksiz görüyorum.

Elbette ki insanların partileri, tarafları veya tarafsızlıkları olabilir, olacaktır da ama Ak Parti, MHP veya CHP karşıtlığı vatan millet sevgisinden ve şuurundan alıkoymaması gerektiğini gördük. Vatan sevgisi her şeyin önünde olmalı her zaman. Gerek içeriden gerekse de dışarıdan gelen operasyonlara karşı sağlam duruşumuzu birlik ve beraberliğimizi muhafaza ederek gerçekleştirebiliriz ancak. Başlangıç adımlarının 40 yıl öncesine dayanan bu ihanet yapılanmasının çözülme süreci, sancılı geçeceğinin sinyallerini alıyoruz. Devleti örümcek ağı gibi saran bu örgütün izlerinin silinmesi için topyekûn bir yapılanmaya gidilecek. Uzun ve titizlik gerektiren bir yola giriyoruz. Allah kolaylık versin tüm çalışanlarımıza.

Milletin gücü ve milletin adamı olma kavramının yeni farkına vardık. Yerli ve milli olmanın ne kadar kıymetli olduğunu anladık anlamasına da çok acılı oldu. Güzel olansa bu günlerde yerli ve milli olmanın haklı gururunu yaşadık. Tankın, topun, silahın önünde yüreği ve cesaretiyle duran milletimize selam olsun. Acıyla gururla anacağımız bir 15 Temmuz yaşadık.
Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 27 Temmuz 2016 - Yazı No: 110
İrade Gazetesi-Milletin Gücü-İlkay Coşkun-27.07.2016

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Yaşasın Demokrasi Yaşasın Sivil İrade

Yaşasın Demokrasi
Yaşasın Sivil İrade

Merhaba dostlar.

Milletlerin tarihlerinde dönüm noktaları vardır. 15 Haziran akşamı darbe kalkışması milletimizin hafızasındaki yerini almıştır. 15 Temmuz 2016 akşamı sabaha kadar ülkemizde darbe girişimine şahit olduk. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, İstanbul Boğaziçi köprüsünü kapatmaları, havada, tanklarda olan cuntacı askerler, Türkiye Büyük Millet Meclisine, Cumhurbaşkanlığı külliyesine atılan bomba, TRT’de okunan cuntanın sözde bildirisi derken çok hareketli zaman dilimlerini yaşadık. Düşman askerleri gibi ülkemiz üzerine atılan bombaların, halkımızın üzerine halkın silahını sıkmanın hesabını en ağır şekilde verilecektir muhakkak.

Cumhurbaşkanımızın çağrısı ile insanımızın geneline yakını demokrasiye, sivil iradeye sahip çıkmak, darbe kalkışmasını boşa çıkarmak için sokakları, meydanları doldurdu. Gece saat 1.30 gibi birlik ve beraberlik çağrısı olarak Diyanet İşleri Başkanlığımızın aldığı kararla bütün camilerimizde ezan ve sela okundu. Ülkemizin selameti için sabaha kadar dualar ve ibadetler yapıldı.

Cumhuriyet tarihinden günümüze kadar her on yılda bir yapılan darbeler dönemlerini yaşadı bu ülke. Darbenin her çeşidini yaşayan bu ülke günümüzde de ne yazık ki farklı bir çeşidiyle yine gündemimize oturdu. Bu darbe girişiminin diğer darbe girişimlerinden birçok yönden farklılıkları vardı. Öncekilerden belirgin şekilde ayrılan bu darbe girişimi bize bir kez daha gösterdi ki en ahlaksızıydı. Ülkenin TBMM gibi egemenliğin kalbi olan devlet kurumu hiçbir dönem saldırıya uğramamıştı. Halkın üzerine jetlerden helikopterlerden ve tanklardan silahlarla saldırılmamıştı. Seçilmiş olan hiçbir hükümet bu kadar kararlı duramamıştı darbecilere karşı. Ve halkın bu direnişi hiçbir dönem bu kadar net değildi. Onların hesaplayamadığı bu darbe dönemlerinden geçen halkın sosyal gelişiminin en üst düzeyde gelişmiş olmasıydı. Halk artık özgürlüklerinin engellenmesini kesinlikle istemediğini, kendi seçiminin üstünde herhangi bir seçim dayatmasını kabul etmediğini net bir dille ve meydanlarında tek vücut olarak göstermiştir. Milletin gelmiş olduğu bu nokta alkışa değerdir. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun değişine göre, namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmamak gerekiyor. Özgürlüklerine engel olan tanklara selam durmadığı için ölen şehitlerimizi bu millet hiçbir zaman unutmayacaktır.

Darbeciler Mısır’daki Sisi’ye özenmiş olmalılar. Darbe yaparak geçici bir iktidar elde edilebilir ama gerçekte milletin gönlünde hep ölüdürler. Yaşadığımız darbelerin tamamı buna örnektir. Milletin en önemli kurumlarına saldırma ve cumhurbaşkanımızı öldürmeye teşebbüs gibi akla sığmayan davranışlar sergilendiğine şahit olduk maalesef. Darbe girişimlerinde nelerin yaşandığını bir kez daha görmüş olduk.  Bir musibet bin nasihatten iyidir sözünün en son örneğini yaşamışızdır inşallah.

Malum çevreler her olayda olduğu gibi darbe kalkışmasına da mizansen diyecekler, başkanlığı kuvvetlendirici ön hazırlık diyecekler, hatta ve hatta hükümet kendi kendine yaptı diyecekler ve ardından utanmadan darbelere karşıyız diyecekler.

Elbette ki insanların partileri, tarafları veya tarafsızlıkları olabilir ama Ak Parti, MHP veya CHP karşıtlığı vatan millet sevgisinden ve şuurundan alıkoyuyorsa, birçok değerin önündeyse o insandan korkmamız gerekir.

Paralel terör örgütünün ülkemiz için tehlikesi bir kez daha görülmüş oldu. Askeri kanattaki yapılanması ifşa olmuş oldu. Böyle bir tehdidin yapay olduğu, sanal olduğu, gerçek olmadığı tezi çürütülmüş oldu. “Suç işleniyor ve cemaatin üzerine atılıyor” tezini savunan güruh bu girişimle derslerini almaları gerekiyor. Örgüte vurulan bu şamar sonlarını getirir inşallah. Her olumsuz durumun mümessilini hükümetimizi, cumhurbaşkanımızı gören güruh yeni bahaneler üretmeye başlamışlardır masa başlarında. “Tatbikat yapılıyor biliyorduk” “ kandırıldık” diyen bahaneler gelecektir arkadan.

Birlik ve beraberlik içerisinde olunması gereken bir zamanda, ama- fakat-lakin içeren cümleler kurmak darbeye muhatap olan hükümetimize, cumhurbaşkanımıza ve milletimize eleştiriler getirmek, hainliklere gerekçeler üretmek, hain sempatizanlığı yapmakla eş değerdir.

Ciddi sayıda generalin, subayların ve askerlerin kalkıştığı bu darbe girişimi püskürtüldü şükür. Ülkemiz ciddi bir badireyi daha atlatmıştır inşallah. Devletin hukuk alanında ki jet açığa almaların ardından, yakın zamanda ayrıntılar netleşip yargılamalar başlayacaktır. Ülkemize, insanımıza yaşatılan bu durum en ağır şekilde cezasını bulacaktır. Yeni dalga darbe girişimlerine karşı demokrasi nöbetini bir süre daha sürdürmemiz gerekiyor. Milletimize çok geçmiş olsun. II. Abdulhamit Hanın güzel bir sözüyle yazımı sonlandırmak istiyorum. “Hak isteyenin hakkını vereceksin, baş kaldıranın başını alacaksın”

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 20 Temmuz 2016 - Yazı No: 109
İrade Gazetesi-Yaşasın Sivil İrade-İlkay Coşkun-20.07.2016

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Suriyelilere Vatandaşlık

Suriyelilere Vatandaşlık

Merhaba dostlar.

Suriyeli misafirlerimizin uygun şartları taşıyanlarına vatandaşlık verilip verilmemesi bir süredir gündemde ve tartışılıyor. Üç milyon Suriyeliden ne kadarı vatandaşımız olur ne kadarı geri döner bilemeyiz ama bu olgunun çok titiz bir süreçten geçirildikten sonra kamuoyuyla paylaşıldığı görülüyor. Bilinmeli ki keyfi ve ani verilen bir karar değildir. Ön çalışması yapılmıştır ve vatandaşlık için gerekli şartlar ortaya konmuştur. Bu şartlar dahilinde vatandaşlığa alınacak olanlara karşı ön yargılı yaklaşıp karşı cephe almanın alemi ne? Yapay sınırlar yıkılmaya mahkumken gönüllerde sınır olmaması güzel değil mi? Ayrıca Bulgaristan Türklerinin göçü sonrası yapılan eleştirilere çok benziyor şimdiki durum. Ne oldu sonrasında? Bu insanlar çalışkanlıklarıyla Türk ekonomisine ciddi katkılar sağladılar. Bu vatanda yaşayıp iş beğenmedikleri için işsiz dolaşan insanların boşluklarını dolduran bu insanlardan kim şikayetçi ki. Şuan gelinen noktada onlardan kimse şikâyetçi değil. Tamamıyla bu topluma adapte olmuş durumdalar çok şükür.

Burada sırf karşı duruş sergilemek adına olayı tam kavrayamadan yaygara koparan bir azınlık var. Her zaman ki tavırları bu şekilde maalesef. Bunların yönlendirmeleriyle ve çığırtkanlıklarıyla mı politikalar üretildi şimdiye kadar. Ülkeye fayda sağlayacak insanlardan bahsediliyor. Aziz Sancar gibi bilim insanı olabilecek beyinler var içlerinde belki de. Her Suriyeliye vatandaşlık verilmesi gibi bir düşünce yok kesinlikle. Böyle bir şey mümkün değil. Özellikle sosyal medyada bütün Suriyelilere rastgele vatandaşlık hakkı verilecekmiş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu kesinlikle doğru değil. Vatandaşlık için belirlenen bu şartlara şöyle bir göz atalım.

Vatandaşlığa alınacakların toplumsal ve kamu düzenine uyum ve yeteri seviyede Türkçe biliyor olması. Adli sicil kaydının temiz olması, suç ve terör kaydının bulunmaması. Vatandaş olduğunda ülkemize ne gibi katkı sağlayacağının belirlenmesi. Nitelikli meslek sahibi olması. Mit’in yapacağı analiz sonucunda ‘uygunluk’ raporu almış olması gibi daha birçok şartları yerine getirenlerin değerlendirileceğini yetkililer açıkladı. Burada ülkenin menfaati ve selametine uygun olmayan her adımı bu halk, yeri ve zamanı geldiğinde hesap soracağının hesabı mutlaka yapılmıştır.

Ayrıca ülkemizde bulunan üç milyon Suriyelinin vatanlarından kaçtıkları, vatan hainleri oldukları gibi kirli, vicdansız nitelendirmelerde hiç hoş değil ve çok da yakışıksız buluyorum. Huzurlu istikrarlı bir ülkede tatil yaparken ve içeceklerini yudumlarken bu eleştirileri yapanlar Allah korusun Suriye gibi bir durumda olsak, vatanlarını terk etmede yarış yapacaklarına adım gibi eminim. Kaldı ki savaş durumu yaşamak nerde kaldı? İstediğimiz, dediğimiz olmadı diye ülkeyi terk edenlere şahit oldu bu millet.                                                                                 
Türk beyin göçünden bahseder dururuz her zaman. Ah vah para etmez şimdilerde. Birileri bizim bu beyinlere, karakaşları kara gözleri için mi verdi vatandaşlık haklarını. Düşünün bir kere. Menfaatleri vardı ki fırsat verdiler, hak verdiler. Avrupa ülkeleri ve Kanada gibi ülkeler seçerek kalifiye mültecileri alırken, bizim yanı başımızda, içimizde olan Suriyeli alimleri bu gibi sömürücü ülkelere kaptırmamız biraz acemice geliyor bana. Diyelim ki bir milyon Suriyeliye vatandaşlık hakkı verildi. Seksen milyonluk ülke nüfusumuz içerisine katılacak, ekonomimize katkı yapacak bu insanlar, Türklerin beğenmeyip çalışmadığı alanlarda iş gücü ihtiyacımızın büyük bir bölümünde istihdam edilecek. Bilim adamı konumunda olanların beyinlerinden faydalanacağımız, iş adamı ve müteşebbis olanlarının şirketler kurarak, yatırımlarından vergiler alacağımız bir milyon insanın ne zararı olacak ki.

Medyada ya da küçük ortamlarda hep şu eleştiri yapılıyor.  Ülkemizde milyonlarca işsiz varken iş alanları daha azalır türünden eleştiriler var.Mesela üç kişi çalışır üç kişilik ekmek parası kazanır, dört kişiye çıkarılır çalışan sayısı, dört kişilik ekmek kazanılır.  Olaya duygusallıktan ziyade mantıklı bakmanın kimseye zararı olmaz faydası olur her zaman. Hani zekat vermek istemeyen kimi insanlar, zekat vererek malının azalacağını zanneder ya aynı bunun gibi bir durum. Altı yıldır ülkemizde yaşayan Suriyelilerden dolayı hiçbir vatandaşımızın hakkının elinden alındığına şahit olmadık. Olayın dezavantajlarından ziyade avantajlarını yakalayıp değerlendirmek lazım. Vatandaşlık için belirlenen Suriyeli yetenekler ekonomimize yük değil dinamizm getireceği muhakkaktır. Son aylarda kalıcı yeni iş yeri açan yabancılardan Suriyeliler ilk sırada yer alıyor ülkemizde. Şu anda inşaat, imalat ve maden sahalarımızda çalışan açığımızı Suriyeli vatandaşlar karşılıyor. İşin bir başka boyutu ise bazılarına vatandaşlık verilmesiyle birlikte, ülkemizin bakmakla olduğu Suriyeli sayısı azalacak, aldıkları yardımlar kesilecek, kendi geçimlerini kendileri idame ettirecekler ve ayrıca ülkemize vergi veren konuma gelecekler.

Dokuzyüz küsur kilometre sınırımız var bu ülkeyle. Akrabalıklarımız olan, dindaşlığımız olan, bir zamanlar bizim topraklarımız olan, Şam’dan, Humus’tan, bütün Suriye’den omuz omuza Çanakkale’de küffara karşı çarpıştığımız insanlara vatandaşlık hakkını çok görmememiz gerekir. Vatan haini ilan edildikten sonra sürgünde vefat eden son padişahımız Sultan Vahdettin Han’ın cenazesini kendi ülkesi Türkiye kabul etmediği için Suriye’nin Şam şehrinde devlet merasimiyle defneden bu ülkenin halkına daha çok sevgi bağımız vardır.

Suriyelilerin olduğu yerlerde zaman zaman vuku bulan adli olayları gerekçe göstererek olumsuz hava yaymak doğru değil. Suçu kim işlerse işlesin mücadele yapılsın ama nasıl ki üç Türk yanlış yaptı diye bütün toplum kötü olmuyorsak, üç Suriyeli, üç Azeri üç Müslüman vs. yanlış yaptı diye bunların tümü için kötüler diyemeyiz. Üçyüzbin nüfuslu yaşadığımız şehirde Suriyelilerin dışında hırsızlık dahil birçok adli olay olmuyor mu? Sonuçta insanın olduğu her yerde tabi ki sıkıntılar olacaktır. Bunlar ne yazık ki kaçınılmaz.

Bir asır öncesinde bizim vatandaşımız olan bu insanlara vatandaşlık hakkı verilmesi gayet doğal bir durumdur. Tarihimizdeki göç hareketlerine, Sivas’ımızda ki İlbeylilere, Karapapaklara, Tatarlara, Çerkezlere vs. bakarak Anadolu’muzun kimlerden oluştuğunu, nerelerden geldiklerini pekala görürüz.

Daha çok ihtiyaç sahibine, gerektiği zaman inisiyatif kullanarak, diğerlerinin istihkakını kesmeden bir kepçe fazla yemek verilmelidir. Devlet olmak böyle bir şey işte. Vicdan, merhamet insan olma şuuru bunu gerektirir. Suriyeli dindaşlarımıza birazda bu perspektiften bakmamız gerekiyor. Yaraya ilk müdahaleden sonra iyileşme sürecinde pansuman yaparsın. Konforun bir süreliğine bozulsa da yara mikrop kapmasın diye elinden geleni yaparsın. Aynen bu mantıkla Suriyeli dindaşlarımıza karşı, Türkmen kardeşlerimize karşı ensar bakış açımızı sabırla devam ettirebilmeliyiz. Suriye’de uzunca bir süredir başlarına bomba yağan, çok acıları göğüsleyen bu insanların ülkemizde olmaları bize ne kazandırıyor ne kaybettiriyor türünden kar zarar hesabı yapmak çokta doğru olmaz ama vicdanımızı rahatlattıkları bir gerçek. Ülkemiz için şuan yük gibi gözükseler de yakın gelecekte ekonomimize ciddi katkılar sağlayacaklarını düşünüyorum.

Rabbim her zaman VEREN EL olmayı nasip etsin inşallah.

Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 13 Temmuz 2016 - Yazı No: 108
İrade Gazetesi-Suriyelilere Vatandaşlık-İlkay Coşkun-13.07.2016

3 Temmuz 2016 Pazar

Devletle Barışık Olmak

Devletle Barışık Olmak

Merhaba dostlar.

Devletle barışık olma süreci sorgulayan, hak arama mücadelesi içerisinde olan, kavga eden insan profili yerine daha çok kabullenen, boyun eğen ve uysal bir insan profilinin varlığı gibi bir durum değildir elbet. Gerek devlet gerekse de birey doğruyu yanlışı görerek, hak ve adalet yolunda sürekli olarak verdiği haklı bir mücadele olmalı aslında.

Mücadeleye amenna. Kırmadan, yıkmadan, bozgunculuk yapmadan öldürmeden itirazları olmalı insanın. Çok basit bir örnek verecek olursam; Elektrik faturasındaki vergilere, devletin kontrol edemediği haksız kullanımlardaki açıkları faturalara yansıtılmasının elbette ki haklı itirazı olabilir insanın. Mahkemelere, tüketici hakem heyetlerine başvurarak hak arama yoluna gidilebilir ama yaygara çıkarmadan yapılması çok daha şık olacaktır.

Bir yerde orta yolu bulmamız gerekiyor. Nereye kadar siyaset? Nereye kadar kavga? Siyasi şovenizmi önde tutan insan modeli gerek kendi hayatını gerekse de çevresinde ki hayatları umutsuzluğa taşımada birincil rol üstlendiği aşikâr. Bu meyanda iki cephenin de görev ve sorumlulukları vardır ve olmalıdır. Nasıl ki seçilen belediye başkanı şehirde ki herkesin belediye başkanıdır denilerek güzel bir temennide bulunuluyorsa, senin zihniyetinde olmasa da devlet erkinin hepsini kabullenmek gerekiyor. Başkada bir çare yok zaten. En kötü hükümet hükümetsizlikten iyidir sözünde elbette ki haklılık payı çok yüksektir. Bu anlayış insanın devletiyle barışık olması düşüncesini yaygınlaştıracaktır. Bu anlayış yaşam kalitesini artırıp, insanın düşmanına dahi vahşileşmemesi adına önemli bir set görevi üstlenecektir.

Gerçekte ekmek almaya çıkan bir çocuğa polisin kötü muamelesi ile sözde ekmek almaya giden çocuk görünümündeki terörist arasında olumsuzluk anlamında bir fark yok. Vatandaşın devletin otoriter ve şefkatli yüzüyle barışık olması gerekir bu noktada. Aradaki aşılabilecek sorunların minimize olması her iki taraf içinde iyidir. Ayrışmalardan çok ortak paydalarımızda birleşme eğiliminde olmamız gerekiyor. Eleştiri hakkımızı ve kendi fikirlerimizi duyurma gayretlerimizle birlikte farklı düşüncelerle iç içe pekala yaşayabiliriz.

Bu demek değil ki devlet otoritesi zayıf olsun. Bilakis devlet otoritesinin hakkaniyet çerçevesinde kuvvetli olması toplumun tamamı için önemlidir. Hırsız bilecek ki yakalandığında eli kesilecek, tecavüz edenler bilecek ki boynu gidecek, ramazanda bomba atanlar bilecekler ki cezaları katlanacak. Herkes bilecek bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek olduğunu. Velhasıl insan insan olduğunu bilecek. Devletin otorite bıçağının her iki tarafının da keskin olduğunu bir bilseler toplumumuzda sorunlar daha az yaşanacaktır. Devletin önemine en güzel vurguyu Kanuni Sultan Süleyman şu sözüyle özetlemiştir; “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi”.  Günümüzde vatansız olanları, yaşadıkları sıkıntıları gördükçe ne kadar şükretsek azdır diye düşünüyorum.

Her terör saldırısında hükümeti eleştirme ayağına yatıp vatan, millet olgusundan uzak, alicengiz oyunları içerisinde olan, İngiliz, Fransız kafasıyla dolanan öyle çok hainimiz var ki içimizde. Bunların devletimizle barışmak gibi bir niyetleri yok maalesef. Ayrılıkları farklılıkları bir tarafa bırakıp daha çok “biz” olarak yaşama gayreti içerisinde olmalıyız toplum olarak.

Sorun daha çok yerli ve milli olamamakta sanırım. Bu vatanda yaşayıp yerli, milli ve ekmeğinin kavgasındaysa eğer, şeriatçı da olsa, solcu da olsa, sağcı da, milliyetçi de, Kemalist de olsa ve toplumumuzu oluşturan diğer bütün bireyleri öpüp başına koyar bu millet.

Bu mahfilde insan olabilmeye veya olamamaya dayanıyor konumuz.  Haftada birde olsa akan zamanı kendince durdurup kalu beladaki sözleşmemizi, veda hutbesini ve yaptığımız bütün yeminleri tekrar edebilmeliyiz. Ancak bu şekilde bitmeye yüz tutmuş umutlarımızı yeşertebiliriz.

Hayat, kendi inancına göre yaşama gayreti kadar diğerlerine de saygı duyma ahlakını da beraberinde taşımalıdır. Ölümü daha çok hatırlasa idik, savaşların kötü bir oyun olduğunu görebilirdik. Dünya tarlasında her bir canın bir ülke kadar değerli olduğunu anlayabilsek keşke.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 08 Temmuz 2016 - Yazı No: 107
İrade Gazetesi-Devletle Barışık Olmak-İlkay Coşkun-08.07.2016