1 Şubat 2019 Cuma

Venezuela’nın Düşündürdükleri

VENEZUELA’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Gözleri savaşta dünyanın
az gülen çok acı duyan çocuklarıyız

Süper denen gücün gayri ahlaki yanlış hamlelerle gücünü kaybetmeye başlamışsa surda gedik açılmış demektir. Son yıllarda Siyonist güçler tamda bu hali yaşıyorlar.  

Hani kimisi de sorabilir, ‘kardeşim biz Türkiye olarak her işimizi hallettikte kala kala Venezuela mı kaldı?’ diyebilir. Böyle bir soruya kısadan cevap vermem gerekirse; imparatorluk mirasını taşıyan bizlerin bütün dünya sorunlarıyla hemhal olmamız hem gereklilik hem şart olarak önümüzde duruyor. Kendi kabuğumuza çekilerek kendimizi koruyamayız. Başka bir taraftan, biz insanların küçük hesaplarının yanında Allah’ın büyük hesabının varlığını da unutmamamız gerekiyor.

Venezuela’da darbe süreci nasıl oldu? Ekonomilerinde ki devasa problemlerine filan değinmeyeceğim burada. Bu tür teknik bilgileri birçok yerden duyuyoruz, öğreniyoruz. Uzaktan uzağa okyanus ötesinden haberler eskiden beri hep gelirdi. Özellikle Hugo Çhavez ismini haber olarak televizyonlarda çok duyardık. 15 Temmuzla beraber iki ülkeye darbe girişimi sonrası daha yakın ve derinlemesine iletişim kanalları açıldı. Venezuela ile aramızda gidip gelmeler arttı. Ülkelerimiz ve halklarımız hakkında karşılıklı bilgi düzeyimiz her geçen gün çoğaldı. Bir taraftan ABD’nin karşısında, Venezuela ile aynı safta yer aldık. Bu yakınlaşmaların çok da tesadüf olduğuna inanmıyorum açıkçası. Özellikle son yıllarda ülkemiz gibi birçok ülke dış politikalarında bütün yumurtaları tek sepete koymama gibi bir yöntemi benimsemeye başladılar. Bu durum şimdi olmasa bile ileri de dünya Siyonist yapısının mukavemetini zayıflatacaktır muhakkak. Venezuela ile ilişkilerimizin bir gerekçesi de bu olsa gerek. Bu yeni durumun olumlu ve olumsuz yansımaları ülkelerimiz yönüyle illaki olacaktır. Ömrümüz elverdiği müddetçe bunu göreceğiz.
 
Başka bir taraftan Saddam, Kaddafi, Kim Jong gibi yaşanılan tecrübeler algılarımızla ne kadar çok oynandığını gösterdi geçmişte. Venezuela darbesiyle açık açık darbeyi destekleyen ABD, Avrupa ülkeleri kısaca Siyonist oligark yapı algıdan ve gizli kapaklı oyunlardan daha farklı bir evreyi devreye soktu. Eskilerin tabiriyle ‘kötü kabağın çekirdeği çok olur’ misali. Birçok ülke Amerika’nın yanında safını aldı maalesef ama karşı blokta her geçen gün güçlenerek kendini göstermeye devam ediyor.

Günümüzde daha çok üçüncü dünya savaşının başlayacağı değerlendirmeleri yapılsa da dünya üzerindeki dengelerin illaki de gözetileceği ve panzehir ilaçlarının da devreye sokulacağı süreçleri de yaşayacağız. Her zaman korkuyla hareket etmektense dengeli bir siyaseti, cesareti ve inisiyatifi de kullanmaktan başka bir çıkar yolumuz yok.

 
Venezuela gibi petrol ve yer altı zenginliği olan ülkeler bu avantajlarının yanında fakirliklerini ve mağduriyetlerini gördükçe, bizim yer altı zenginliklerimizi uzunca bir süre daha uyutmamızın gerekliği daha çok elzem gözüküyor. Önyargılı olmamaya çalışıyorum ama ABD kaybetme arifesindeyse dünyanın kazanamaması işten değil. Her türlü algı operasyonlarına karşı akıl kapasitemizin yetmediği yerlerde Amerika’nın iyi dediğini kötü, kötü dediğini iyi bellememiz bizi daha az hataya düşürecektir.

Son söz olarak;

Dost bağında bülbül

cenk meydanında ebabil olmalı.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
04.02.2019 

Yazı No: 11

19 Ocak 2019 Cumartesi

Putin Müslüman mı?

Putin Müslüman mı?

Hıristiyanlar ve Yahudiler bir oldular, Müslümanlarsa yüz parça (Ali Şeriati)
 
‘Putin Müslüman. Abama Müslüman. Prens Charles Müslüman’. Bunlar gibi birçok tanınmış isme Müslüman denmesi en azından kulağa hoş geliyor. Obama’nın, Barack isminin yanına Hüseyin bile eklendi bir ara. Sonra nedense Hüseyin ismi bırakıldı. Açık söylemeliyim ki bu tür konuların araştırmasını yapmadım ve ilgi de duymuyorum açıkçası. Kendimce konunun mülahazasını yapmak istedim sadece.
 
Doğru-yanlış fısıltı haberleşme kanalından bunun gibi birçok haber kulağımıza ulaşıyor. Amerika, İngiltere ve Rusya dünyayı yöneten bilindik ülkeler. Böyle söylentiler sanki Müslümanların affedersiniz gazını almaya yönelik hamleler gibi geliyor bana veya ‘benim babaannemde başörtülü’, ‘bende sizdenim’ demek gibi moda bir tabir kurnazlığını da barındırıyor olabilir. Batılı bazı devlet adamlarının bisiklet sürerken ki görüntülerini paylaşıp ‘ne kadar mütevazı bir devlet adamı’ algısını yayıp bu ülkelere hayran kitlesi oluşturma çabasına benziyor bu durum. Ülkelerin birbirine jestleri tabii ki olabilir. Dini bayramları kutlama, iftar verme gibi jestler olabilir ama samimiyet illaki sorgulanmalıdır.

 
Açıkçası kim Müslüman kim Müslüman değil sınıflandırmalarına takılmak yerine sonuca ve öze bakmak daha mantıklı geliyor bana. Son yıllarda Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile iki ülkedeki darbe süreçleriyle birlikte devletler ve başkanlar arasında ki yakınlaşmaya şahit olduk. Nicolas Maduro’nun dinini öğrenme, sorgulama gereği duymadık bile. ‘Devletlerin liderini Amerika mı seçecek?’ Maduro eleştirisi bize ne kadar mantıklı, doğru ve insancıl geldi. Bunu söyleyenin Hıristiyan olması Komünist olması çokta sonucu değiştirmez ve etkilemez de. Kendilerini özgürlük ve demokrasinin hamisi ve havarisi kandırmacasın da olan bu ülkeler trajikomik hallerini ve iki yüzlüklerini bir kez daha dünyaya göstermiş oldular. ABD ve Avrupa ülkelerinin Venezuela’da açık seçik darbenin yanında yer almaları itibarlarını kaybetmelerine vesile olur inşallah.

Velhasıl sorular içinde sorular hep var. Küçük bir menfaat için aynı anneden doğan iki kardeşin dahi kavga edebildiği dünyamızda devletlerin güç ve menfaat mücadelesi tarih boyu hep oldu ve olacaktır ama her türlü olumsuzluğa rağmen Allah, düşmanın bile merdini nasip etsin ne diyelim.


 
İlkay Coşkun
28.01.2019

13 Ocak 2019 Pazar

Şairin İmtihanı

ŞAİRİN İMTİHANI
 
Şair, son model arabaya binebilir mi?
 
Sırtını kalorifer peteğine yaslayarak çok iyi şiir yazılamayacağına inananlardanım. İyi şiir yazmak için üşümek gerekir. Masa başı şiirler kendini çabuk ele verir. Kurgudan çok yaşanmışlık şaire değer katar. Son yıllarda yeni son model binek otomobillerin arttığı, eski otomobillerin azaldığı bir ortamda, şairleri bunlardan uzak tutmak anlamsız olur. Zahiren son model arabaya binilmesinde çok bir sorun olmasa da şairin deruni yanına nasıl bir tesiri olur irdelemek gerekir. Para ve imkân ile her dem haşir neşir olan kimi şairin fakir edebiyatı yapması itici gelir insana. Şairin, lüksü yaşama özgürlüğü vardır elbette ama okurunda bu yazdıklarına inanmama gibi bir lüksü her zaman olacaktır. Bana göre lükste olsa eski model arabalar şaire daha çok şiir yazdırır gibi geliyor bana.
 
Şairin makbulü
 
Şiir daha çok kulak ile sevilir. Az okuyan ve daha hazırcı bir toplum olduğumuz için aynı müzikte olduğu gibi sesi ve görüntüsü olan şair daha çok kitlelere ulaşır. Makbul şair, afyon etkisindeki retoriğe ayarlı kitleleri mayıştırır. Radyocu ve televizyoncu olanı daha makbuldür. Popülarite bu alanda da kendini hissettirir. Benlik histerisine kapılan kimi şair üretmeden çok tüketir kendini. Şiir dinletileri, kitap fuarları, söyleşiler, çalıştaylar, sempozyumlar derken diyar diyar gezen şair daha çok makbul gibi gözükebilir. Şiir kitabını çok satabilen şair makbuldür. Çok satıyor ukalası ve serbest piyasa kapitali olan daha çok yer bulur. Maddiyatı iyi olan şair, çoğu sponsorluğunu kendi üstlendiği için avantajlı konumdadır. Her alanda olduğu gibi güzel bayan şair her zaman daha çok aranılandır. Yazdıkları bir şekilde de olsa kabuldür sanki. Son tahlilde şairin dirisinden çok ölüsü makbuldür derler de inanmazdım.
 
En çok ve en kolay eleştirilen şair
 
Her üç kişiden beşinin şair olduğu türünden insana itici gelen kelime oyunlarıyla şairlerin çokluğuna eleştirel göndermeler yapılır. Şiir kitaplarının okunmadığı söylenerek yine şairler hedef tahtasındadırlar. Hele bir de romana, hikâyeye, nesre yönelen bir zaman şiir yazanların eleştirdiği ilk camiada şairlerdir. İşin ilginç yanı şairi, şair daha çok eleştirir. Gözden çıkarılan şair hedef tahtasına konularak ben iyi şairim bilinçaltına verilmeye çalışılır. Şairi şiirden soğutmaya çalışan, şiiri sadece kendisinin yazdığına inanan veyahut başkalarını inandırmaya çalışan bir güruh var her zaman. Gerek sağda gerek solda şairler hep bir sınıflandırmaya tabi tutulur. Beş soldan iki sağdan verilen şair isimleri aritmetik olarak çoğaltılır. Siyah punto ile yazılan bu isimler yaşayan şairler için daha çok al gülüm ver gülüm şeklinde tezahür eder. Birçok dergi editörleri şairlerin mesajlarına geri dönmezler. Kimi dergilerde şiirler, boşlukları doldurmakta kullanılır çoğu zaman. Özellikle dergi camiasında şairin mümkün mertebe şiir yazmaması arzu edilir. Dergiler en çok şairlerden beslenir ama dergilerin bir numaralı şamar oğlanı da şairlerdir.
 
Kalın sağlıcakla.
 
İlkay Coşkun
21.01.2019
 
Yazı No: 9

9 Ocak 2019 Çarşamba

Kese Kâğıdına Kulp

Kese Kâğıdına Kulp

Naylon poşet mevzusunun çok ele alınmasının insanları amiyane tabirle baydığı söylenmekte. Son zamanlarda naylon poşetin paralı olması ve bu durum karşısında takınılan olumlu ve olumsuz tavırlara bu aralar bolca şahit oluyoruz. Tenkit olmadan tekamül olmaz diyerek biz yine de bu konunun mülahazasını yapalım.

Bu konu hakkında bilgi eksikliklerimiz var. Marketlerden alınan yirmi beş kuruşun on beş kuruşu devlete geri dönüşüm katkı payı olarak dönmektedir. Markete on kuruşu kalmaktadır. Nisan 2019 tarihinden itibaren de kasalar da reklamsız poşete geçileceği söyleniyor.

Olumlu davranışlar öğretilebilir, eğitilebilir bir gerçek. Naylon poşet kullanımının çok olması ve çevreye verdiği zarar biliniyor. Bu bilindik ayrıntılara girmek istemiyorum. Yüzde kırklar elliler seviyelerinde kullanımın azaldığı şimdiden dillendirilmektedir. Paralı olması tüketimi illaki azaltacaktır. Bu uygulama ile file, kese kâğıdı, bez çantaya yöneliş gün geçtikçe artacaktır. Gönül isterdi ki naylon poşet kullanımını azaltmak için devletimizden önce çevreciler, gönüllü kuruluşlar, sivil toplum örgütleri tarafından projeler geliştirilerek toplumu bilinçlendirme yönüne gidilseydi keşke. Ayrıca naylon poşet kullanımı çevre ve israf sorunlarımızın sadece bir parçası durumundadır. Bunu da görmemiz gerekiyor.

Naylon poşeti birkaç kez kullanıp sonunda da çöp poşeti olarak değerlendiren insanımızı çokta eleştirmemek gerekir. Hani bir kitabı, dergiyi, gazeteyi onlarca insanımızın okuyup değerlendirdiği gibi bir tasarruf yönümüz her alanda var. Dar gelirli fakir insan paraya daha çok ihtiyaç duyar. Çünkü para ısınmadır, ekmektir, barınmadır. ‘Yanan kavurga sıçrar’ sözünü boşuna kullanmamış büyüklerimiz. Plastik ve kâğıt atık gibi geri dönüştürülebilen çöplerimizi bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi biriktirerek paraya dönüştürebileceğimiz projeler geliştirilse keşke. El eli yıkar elde yüzü yıkar sonuçta. 

Her ne kadar uygulamanın zamanlaması noktasında haklı bir itiraz olsa da iyi bir uygulama olduğu kanaatini taşıyorum. Alt ve orta gelir seviyesinde olan insanımızın kışın ısınma giderleri ve ekonomik krizle beraber zamlar daha çok etkilemişken küçük bir meblağda olsa yirmi beş kuruşun zamansızlığına dikkat çekmek istiyorum.

Bir de madalyonun diğer yüzü var. Fakir bir insan ne kadar naylon poşet kullanıyor? Ne kadar alışveriş yapabiliyor gibi sorular olayın başka bir boyutu.

Ayrıca naylon poşetlerin tamamen ücretli olduğu da yok. Ekmek, meyve, sebze gibi marketin iç reyonlarında reklamsız poşetler bedava verilmektedir. İleri de bunlarda da bir dönüşüm olacaktır muhakkak. En azından şimdilik uygulamaya uyum sürecinde bu geçiş zaman kazandıracak hepimize. Poşete para ödemek istemeyen ve çöp torbası kullanım alışkanlığı olan insanımızın şimdilik ihtiyacını giderecektir. Aynı zamanda bazı manavlarda yıllardır meyve ve sebzeleri koydukları kese kâğıdı kullanımı var. Zamanla bu kese kâğıtlarına tutacak bir kulp yaparlar belki.

Nasıl ki kapalı alanlarda sigara yasağı uygulamasında da zorlanmalar ve yeni duruma itirazlar oldu ama şimdi kapalı alanlarda sigara yasağına gayet güzel uyum sağlandı. Paralı poşet uygulaması da bir nevi buna benziyor. Çokta abartmaya gerek yok bence.

Velhasıl olumlu ve olumsuz yönleriyle hayat mücadelemiz devam ediyor.  Her şeye rağmen merhum Neşet Ertaş'ın dediği gibi;

“Tel kırılsın da gönül incinmesin” yeter ki.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
14.01.2019


Yazı No: 8

3 Ocak 2019 Perşembe

Tevazu Dediğin

Tevazu Dediğin

Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endişe (İnsan üç beş damla kan ve bin bir endişedir) Sadî Şirazî
İnsan, algılarını, bakışlarını hangi alana çevirirse onu görüyor. Daha çok kolay görülebilen maddeyi amaç edinen insan, kolay görülemeyen özü, derinliği, huzuru ihmal ediyor. Benlik duygusunu beslerken bireyselliğini ve yalnızlığını körüklüyor adeta. Para, makam, imkân paylaşımına odaklanmış çağımızın kapitalist insanı, bu alanı işgal edip hırs denizinde boğuluyor adeta.

Hani tarihi menkıbelerde çok duymuşluğumuz vardır. Âlimlerin makamı, şöhreti ve parayı ellerinin tersiyle ittiklerini ve bu alandan fersah fersah kaçtıklarını çokça okumuşuzdur. İnsanların problemleri tarihten günümüze her ne kadar şekil değiştirse de özünde hep aynıdır. Her nasıl ki Somuncu Baba’nın sırrının ortaya çıkması sonrasında Bursa’dan ayrılarak, Kayseri, Aksaray, Darende gibi Anadolu’nun diğer noktalarına gidişi önemli bir örnek olarak hafızalarımızdadır. Asra bedel günlerden biri olan 15 Temmuz’da İstanbul’da belediyenin süs havuzunda abdest alarak darbecilerinin karşısına çıkan kahraman insanımızın sonrasında kameralardan, şöhretten kaçışlarını da görmüş olduk.

Her dem tevazu gösteren insan özünü bulmakta ve özellikle zor zamanlarda çevrelerine varlıklarını hissettirmektedirler. Her ne kadar batılı ecnebilerin organizasyon ve pr çalışmalarına yenik düşüyoruz görüntüsünü sergilesek de, bu hali daha plansız ve doğal yaşadığımız aşikâr. Bu tür planlar ve projeler her alanda savaşırcasına üzerimize salınıyor ve bizi daha bitkin ve çaresiz gösteriyor. Bu savaş hali kötüler kazanıyor görüntüsü verirken, insanlığın ortak paydasında kayıpların önünü açması da büyük bir problem olarak gözüküyor.

Hani dualarımızın bir bölümünde isimleri unutulmuşlara dua ve rahmet okuduğumuz olur. İsimleri unutulmuş, belki de nesilleri kesilmiş tevazu timsali insanları tarihin her döneminde görmek mümkün. “Çerçiyi oturak, tarlayı bıtırak batırır” diyen dedelerimiz günümüzün sıkıntılarının benzerlerini yaşamışlar ve sıkıntılara karşı uyarılarını yapmışlardır. Her türlü olumsuzluğa rağmen mukaddesatı olan necip milletimizin insancıl, hümanist yanı her dem filizlerini yeni nesillere aksettirmektedir.

Her ne kadar tevazu mekanizması, benlik duygularının denizinde olmadığı kadar sığlaştığı görülse de her türlü olumsuzluğa rağmen bir yerlerde yaşatıldığı da bir gerçek. Örselenen, saldırıya uğrayan vicdan sahibi, Allah korkusu olan güzel insan, her türden yarasına rağmen bir yerlerde yeşeriyor. “Taşı ursan cabalak öledi. Cabalak taşa ursan yine cabalak öledi” diyen Azeri atasözünde, taşı serçeye vursan da serçe ölüyor, serçeyi taşa vursan da yine serçe ölüyor. Çünkü narin olan serçedir. İyiyi, güzeli, adaleti, doğruyu ve tevazu gibi birçok hasleti yaşatmak daha fazla emek gerektiriyor.
 
Ego ile çevrelenmiş insanlar zannediyor ki dolaşımda sadece kendi mensupları var. Tevazu sahibi insanları görmek dahi istemiyorlar.
 
Ne şöhretli, ne çok zengin dedikleri kodaman insanlar
Breh breh!
 
Bilinmeli ki;
Kısacık insan ömrünün, doğum ve ölüm aralığı ucun ucuna.
 
Kalın sağlıcakla.
 
İlkay Coşkun  
07.01.2019

Yazı No: 7

26 Aralık 2018 Çarşamba

Sözü Güzel Söylemek


Sözü Güzel Söylemek
İnceliğin, zarafetin, letafetin, ağırbaşlılığın, terbiyenin, olgunluğun, medeniyetin son kerte dışa vurumudur sözü güzel söylemek. Sözü güzel söylemek, güzel konuşmayı da içinde barındırsa da daha derin ve kapsayıcı anlamlar içerir.
Hani “Ne güzel söylemiş atalarımız” diyerek yazımızı, sözümüzü kuvvetlendirmeye ve dahi süslemeye çalışırız. Anlatımdaki öze, güzelliğe hayran oluruz. Güle, bülbüle, “ne güzel yaratmış yaradan” nazarıyla bakarız. “Güzel bakan güzel görür” diyerek bakış çerçevemizi oluştururuz. “Güzele bakmak sevaptır” kurnazlığını güderiz başka bir zaman. “Güzeli herkes sever” diyerek insanın özünü betimleriz.
Kaba ve sinkaflı sözlere de şahit oluruz maalesef. Arzulanan güzel halin galebe çalması, kuvvetli olmasıdır. Zıtlıkların mücadelesi savaş haliyle kendini gösterir. “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” diyerek ağızdan çıkanın önemine dikkat çekeriz. Sükût ile sözü dengelemeye çalışırız. “Söz gümüşse sükût altındır” diyerek ağırbaşlılığa, terbiyeye davet edip her ağzı olanın konuşmaması gerektiğine dikkat çekeriz. Ne kadar söz dolaşımda olsa da “Sözün Özü”ne her zaman ihtiyaç duyarız. Sözün senet olduğu bir dünya tasavvuru yaparız. “Sözüm söz” diyerek sözü pekiştirip güven telkin ederiz. “Sözünün eri” insanlarla dost olmayı yeğleriz. Adı kötüye çıkmış kelimelerden hep kaçmaya çalışırız.  Kelimeleri farklı dizene şair ve yazar denmez mi bir taraftan? Hatip değil midir bizi alıp yeni dünyalara götüren.  Güzel konuşanlara, güzel hitap edenlere hep bir gıpta ile özenerek bakmaz mıyız?
Güzel sözde, güzel konuşmada samimiyet vardır. Kısır döngü menfaatleri, hesapları kapsamaz. Ulvi değerleri taşır, doğruluk vardır. Nasihat ve dua güzelliğindedir. Selamı ve hal hatır sormayı her daim içerisinde barındırır. Sevgiyi, aşkı, muhabbeti hep yanında bulundurur güzel söz. Şekilden öte öze yönelişi, istikameti imler her daim.
Fani dünya tarlarında hoş bir seda bırakma gayretimizi son demine kadar kullanıp “göç yolda düzülür” diyen atalarımızın uygulamaya, harekete ve devamında berekete verdiği ehemmiyeti önemseriz.
Kalubela da verdiğimiz sözleri genlerimizde taşırız. Özümüzde iyiyizdir daha sonraları bozuluruz. Çocuklarımız doğuştan günahsızdır, apaktır. Doğuştan Müslüman ehliyizdir. Veda hutbesindeki sözler kulaklarımızdadır “ey insanlar” hitap başlığı altında. Anne, baba veya büyüklerimizin güzel sözleri kulaklarımızda küpedir. Güzel söz ilaç gibidir, acıyı hafifletir, yaranın hızla kabuk bağlamasını sağlar, küsleri barıştırır, savaşların önüne set olur. Tatlı söz olup yılanı deliğinden çıkarır çoğu zaman.
Kalın sağlıcakla.
İlkay Coşkun
31.12.2018


Yazı No: 6

19 Aralık 2018 Çarşamba

STK Nedir Ne Değildir?

STK Nedir Ne Değildir?

Resmi kurumların dışında, bağımsız olarak işlerini yürüten, sosyal, kültürel, çevresel, sendikal, hukuki gibi alanlarda faaliyetler yürüten yasal dernekler, vakıflar, odalar, barolar kısaca sivil örgütlenmeler olarak tanımlayabiliriz. Bir toplumda bu tür birlikteliklerin olması o toplumda demokrasinin ve demokratik uygulamaların yaygın olduğunun da bir göstergesidir.

Resmi birlikteliklerin yanında bunun gibi gönüllülüğe dayalı sivil birlikteliklerinin de bir toplumun gelişmesine olan katkısı aşikâr. Örneğin yasal olan işçi ve memur sendikalarında çalışanların lehine çalışmalar yapmak çalışanın hakkını korumak bu anlamda çaba göstermek elbette ki değerlidir.

Hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmadan bu birliktelikleri gereksiz ve faydasız görmek ise bir o kadar anlamsızdır. Ülkemizde ki sivil toplum örgütlerini güçlendirmek ve ideal hale getirmek istiyorsak bir yerden başlamalıyız. Eğer ki sivil toplum örgütlenmelerinde yanlış giden işler varsa devletimizin denetim mekanizmasına açık olması ve denetlenmesi beklenir. Bunun yanında bu kurumları eleştirenlerinde bir bakıma toplumun bu örgütlerini boş boş eleştirmek yerine mücadele edebilmek için üye olunabilir, yönetime girilebilir ve yanlış giden işlerin düzeltilmesine örgüt içinde katkı verilebilir.

Bu gerekliliği ifade ettikten sonra sivil toplum örgütlenmelerinde eleştireceğim tarafları bu yazımda dile getirmek istiyorum. Sivil toplum örgütlenmelerinde yer alan şahısların bu görevlerini kendilerini göstermek için basamak olarak kullandıkları genel bir kanı. Bu şahısların her ne kadar kendilerine yeni görev veriliyor masumiyetinde lanse etseler de, kerametin bulundukları makamda olduğunu ve bu makamda iken ki taleplerin, arzuların ve çabaların sonucu olduğu gözüküyor. Bu çarpık durumu sivil toplum örgütü çalışmalarından çok siyasete yakınlıklarında ve çarşaf çarşaf verilen pozlarda görmek pekâlâ mümkün. Kendi sivil toplum örgütüne binlerce hatta milyonlarca üyenin olması üzerinden güç devşirme cihetine gidiliyor maalesef. Çevremizde emek vermeden, cefa çekmeden “aşığı cuk aturan” insanlarla doluveriyor maalesef. Bir insanın sanki elinde sihirli değnek varmış gibi aynı anda birçok derneğe başkan veya yönetici olması gibi bir talihsizliği yaşıyoruz maalesef. Bir insan nasıl olur da birçok yerde verimli ve başarılı olabiliyor. Özel bir yetenek sanırım. Bunları görünce insanın, öküzün altında buzağı arayası geliyor.

STK yönetiminin ilgili branşıyla ilgisiz insanların yer olması bu alanın başka amaçlar ve basamak olarak kullanılmasına daha çok zemin hazırlıyor. Bu durum tabela derneği olmak gibi bir sonucu doğuruyor. İster istemez ilgisiz insanlar asli dernek faaliyetlerini yapmayıp bu alanda kaynak israfına yol açıyor. “Tribünlere oynamak” tabirinin içini dolduruluyor sadece. Çevreyle, işçi ile memur ile ilgilenmesi gereken bir STK asli görevini yapmayıp bu makamı hem işgal ediyor hem de kendisine daha üst görevler için basamak yapıyor. Sivil toplum örgütünde esas faydalı olabilecek insanlar dışarıda kalıp, faydası olmayacak insanlarla içini doldurma gafletine en azından bu yöneticileri seçenlerin düşmemesi gerekiyor. Her ne kadar “bal tutan parmağını yalar” mantığı olsa da tamamen bu alanları bu amaçlar için kullanmak bizleri ileri değil farklı mecralara götürür maalesef.

Hele hele ilgisiz bir şekilde erkek egemen mantığında kadını yok saymak veya bunun tersi feminist bakış açısıyla erkeği görmemek sivil toplum örgütlerinin yapabileceği kötü ırkçı yaklaşımlar arasında yerini alıyor sadece. Bu konu dâhilinde uç ve başka bir konu başlığı bir örnek.

Nobel ödüllü bilim adamımız Aziz Sancar’ın ifadesiyle, “günlük politikalarla uğraşmayıp yaptığımız iş ne ise ona yönelmemiz ve politikayı profesyonel siyasetçilere bırakmamız daha doğru olacaktır”. Bilime, ilime, kültüre, sanata ve üretime yönelmemiz bizi madden ve manen daha zengin yapacaktır.

Yönetimi sadece üstten alta doğru jakoben anlayışlarla değil de alttaki vatandaştan, bireylerden, sivil toplum örgütlerinden üste doğru olması da gelişmiş bir toplumun özelliklerinden olduğu unutulmamalıdır.

Bu örneklemeler üzerine başka bir zeyl düşecek olursam;
Toplumumuzda yaptığı işle kendini kanıtlamış, tebarüz etmiş insanlar her alanda yetişmeli. Özellikle sivil toplum mensupluğu bir basamak ve dönemsel bir rol olarak kendilerine biçilmemeli.

Bir bilgenin, “sorular sormak bütün cevapları bilmekten daha iyidir” sözünde olduğu gibi soran, sorgulayan bir toplum daha iyiyi ve güzeli bulacaktır elbet. Bunun için de her türden olumsuzluğa rağmen sivil toplum örgütleri demokratik, özgür bir toplumun olmazsa olmazıdır.

Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
24.12.2018


Yazı No: 5

15 Aralık 2018 Cumartesi

Üretimin Tadı

Üretimin Tadı

Bağdaki üzümü yemeye yüzümüzün olması için aynı bağda izimizin olması gerekir. Emeğin, çalışmanın, gayretin önemini ve değerini kavramak işin püf noktası ve özü olsa gerek. “Ekmek, ahlaktan önce gelir” sözünü de yabana atmamak gerekir.
Ekmeğini taştan çıkarmak diye çok bilindik bir söz var ya hani. Zorda olsa üretmenin bereketini ve tadını yaşayanlara hayranım. İş dolayısıyla ilçe ilçe, köy köy dolaştığım zamanlarda bozkırın ortasında da olsa zenginliğimizi ve üretim potansiyelimizi gözlemliyorum. Geçenlerde bir köyün yakınında kaz çiftliğini görünce bu tespitimin doğruluğuna bir daha kani oldum. Bine yakın kazın olduğu üretim çiftliğinde kaz yumurtası üretiminin yanında canlı kaz satışı da yapılıyor. Kümes, yumurta paketleme, kesimhane ve üreticilerin kaldığı küçük bir evin yer aldığı 300-400 bin liralık mütevazı bir yatırım. Bağlı bulunduğu Sivas'ımızın ve bulunduğu Hafik ilçesinin yumurta ve kaz eti ihtiyacının çok azını karşılayabilecek bir çiftlik. Şehrimizde bu tarz çiftliklerden onlarca olması gerektiğini düşünüyorum. Aynı bu örnekte ki gibi üretimin bir ucunda olmayı, üretimin getirisi olan bereketi yaşamayı çok anlamlı ve güzel buluyorum.
Hani millet olarak hep ağlarız ya. Her sorunu devlete havale ederiz ya. Bu güzel örnekte ne bir şikâyet var ne de serzeniş. Emek var, çalışma var, cesaret var, müteşebbis ruh var. Erkek kadın çift maaş kolaycılığına kaçmadan, emekli olup sadece kahveden eve veya evden camiye gidiş gelişler yerine üretime de kendimizi yönlendirmemiz gerekiyor. Bozkırın kuşburnusu, alıçı, mantarı, papatyası vs. onlarca bitkinin şehirde ciddi paralar ettiği günümüzde “benim imkânım yok” şikâyet mantığını ve kolaycılığını anlamış değilim.
En iyi kardeşten daha çok veren, Allah'ın lütfuyla bize ikramda bulunan toprağa dönmemiz gerekiyor. Bilgi üretme, teknoloji üretme, sanatsal ürünler üretme gibi çok geniş yelpazeye sahip bu günkü üretme temalı bu yazımda tarım ve hayvancılığı örneklemiş oldum sadece. Hayvancılık ve tarımın her alanını önemseyerek insanları üretime teşvik etmek başta devletimiz olmak üzere hepimizin önceliği olmalıdır.
Üretimi artırarak, çok çalışarak, katma değer üreterek fakirliğimizi ve birçok hastalığımızı iyileştirmek elimizdeyken tembellik kime neyi kazandıracak? “İyileşmek elinde olan bir hastaya acınmaz” diyen Montaigne ne güzel de söylemiş. “Köycülük öldü”, “saman ithal ediyoruz” gibi olumsuz cümlelerde bizim de kabahatimiz yok mu? Ne dersiniz?
İlkay Coşkun
17.12.2018

Yazı No: 4

2 Aralık 2018 Pazar

Dost ve Müttefik Repliği

Dost ve Müttefik Repliği

Müslümanların gayri Müslimlerle yaptığı sözde dost ve müttefik birliktelikleri Müslümanlara yönelik vekâlet savaşlarını artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Dünya üzerindeki ülkelerin birbiriyle ilişkileri çok girift bir halde de olsa yapabileceklerimiz yine de var muhakkak. Bu olumsuz hal ne kadar bizim için geçerliyse karşı taraf içinde geçerlidir.
 
Müslüman ülke liderlerinin ecnebi ülke liderleriyle karşılaşma, tokalaşma ve resim verme ve hatta basın açıklaması yapma görüntülerine dikkat edin. Hep bir mesaj iletme, şirin ve samimi olma havası görürsünüz. İstemeye istemeye de olsa dost ve müttefik vurgusunu her iki tarafta da sık sık yapma ihtiyacı duyarlar.
 
Dünya üzerinde oynanan oyunlar hep vardı ve olmaya devam edecek maalesef. Bu durumu biz Müslümanlar ve Türklerin ve hatta vicdan sahibi, mazlum bütün insanlığın lehine değiştirme çabaları da yok değil. Özellikle şer odaklarının projeleri, planları bütün ülkelerini istihbarat teşkilatları tarafından muhakkak biliniyordur. Bu oyunların birçoğu deşifre oldu bir taraftan. Her ne kadar yeni oyunlar kurgulanmaya başlasa da sonuç olarak bu oyunlar da kısa bir zaman sonra gün yüzüne çıkıyor. Günümüzde hızlı iletişimin olumsuz yanlarının yanında bu gibi durumların hemen ortaya çıkması noktasında ki olumlu yönleri azımsanamaz.
 
Emperyalist güçler kendileri dışındaki ülkelerden almak istediklerini bazen düşman görünümünde savaşarak bazen de dost görünümünde sırnaşarak alıyorlar. Müslüman ülkeler üzerindeki emellerinin yüzde ellisini gizli ve açık antlaşmalarla sağlıyorlarsa geri kalan yüzde ellisini de toplumda özenti oluşturma ve kandırma yöntemiyle elde ediyorlar. Biz sıradan insanlar için ilk yüzde elliye yapacak bir şeyimiz olmasa da ikinci yüzde elliye mani olmak elimizdedir.
 
Uzun süredir gayri Müslim, Müslüman’ı dindaşı gibi vuruyor. İşid, Fetö, Boko Haram.. Roller ve senaryolar sık sık değişse de asıl oyuncu papaz hiç değişmiyor. Bir de işin böyle bir boyutu var maalesef.
 
Bura da teker teker oynanan oyunları irdelemek yerine büyük çerçeveye bakmak ve dünyayı iyi okumamız gerekiyor. Bu da daha çok Müslüman devletlerin milli ve İslam birlikteliğinden geçiyor. Müslüman ülkelerin öz kaynaklarına, pazarlarına sahip çıkarak çok çalışmalarından ve üretmelerinden geçiyor. Bu devran böyle sürmeyecek inşallah. Amiyane tabirle bir noktada dananın kuyruğu kopacak muhakkak. Müslüman ülkelerinde bir uyanış olacak Allahın izniyle.
 
15 Temmuz sonrası bir kez daha gördük ki ümmet ve millet olarak kendimize gelmemiz için ille de ölmemiz mi gerekiyor? Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
10.12.2018
 
Yazı No: 3

Almanya Türkiye’den On Bin İşçi Alacakmış

Almanya Türkiye’den On Bin İşçi Alacakmış
 
Bu aralar Almanya Türkiye’den on bin işçi alacak şeklinde bir haber dolaşıyor, duyuyoruz. Hemşire, kaynakçı, elektrikçi ve havaalanları yer hizmetlerinde çalışacak kalifiye eleman talep ediliyormuş. Savcılıktan temiz kâğıdı ve dil bilme önceliği de varmış. Bu talebi ana hatlarıyla çizdikten sonra gelelim bu konu hakkındaki mülahazalara.
 
Almanya nüfusu ile Türkiye nüfusu birbirine çok yakın. Seksen milyonun biraz üzerinde. Almanya nüfusunun 15-20 milyonu göçmenlerden oluşuyor. Ayrıca Almanya Türkiye’nin yaklaşık yarı yüzölçümüne sahip.
 
Almanya’daki göçmen nüfusu saymaz isek Alman genç nüfusu düşüş eğiliminde ve yaş ortalaması her geçen gün yükselmekte.
 
Almanların iş disiplini ve çalışkanlığını biliyoruz. İhtiyacı olan özellikle kalifiye eleman talebini bu çerçevede yadırgamamak gerekir ama bizim açımızdan onur kırıcı bir yönü de var bu durumun. Her işe alımda bir seçim olur muhakkak ne var ki bunda diyebilirsiniz. İnsanlar eğitim için, çalışmak için hatta yaşamak için değişik ülkelere gidebilirler de. Bizim ülkemizde de göçmenler var. Aynı Almanya, zor durumdaki Suriyeli göçmenlerden aldığı zengin, kalifiyelileri saymaz isek sadece neden kendi seçimini önceliyor. Her ne kadar ‘işinize gelirse’ mantığını da güdenler çıksa da durumu çokta masum bulmuyorum. Böyle bir talep beyin göçüne benzer bir sonuç doğuracak gibi. Sonuçta hemşire üniversite mezunu, hizmet sektöründe ve suç işlememiş olan genç bir vatandaş. Sen bir insanı yetiştir, büyüt, okut, öbür ülke gelsin bu insanları hazır bulsun, alıp götürsün.

Elli atmış yıldır Almanya’da hayatını idame ettiren soydaşlarımız üzerinden bu talebin kritiğini de yapmamız gerekiyor. Günümüzde gitmesi muhtemel kalifiye elemanların şartları, eğitim düzeyi, beklentileri ve gittikleri zaman ki yaşayacakları ortam eskiye göre kıyaslanamaz bile. Ama yine de on bin insanımızın gelecek yıllarının neler getirip neler götüreceğini iyi düşünmemiz gerekiyor.

İlerde kültürel, dini farklılıklar muhakkak ciddi sorunlara yol açacak. Entegrasyon sıkıntısı illaki baş gösterecek. Asimile olma gibi bir sıkıntı pekâlâ ortaya çıkacak. Müslüman toplumun varlığı üzerinden Alman toplumunun İslam’a yönelişi olabileceği türünden bir sonuç ortaya çıkacak. Almanya başta olmak üzere Müslümanların çok yaşadığı ecnebi ülkelerde kendi anlayışlarına göre bir İslam kurgu çalışmaları devam ediyor maalesef.

Benim dikkatimi çeken, göçmen talepleri neden bizim gibi gelişmekte olan hatta Müslüman ülkelere oluyor ve kıstaslar konuluyor? Amerika da Alman asıllı elli milyon insan olduğunu öğrenince şaşırmıştım. Alanya’da dört bin civarında yaşayan Alman’ı biz böyle kriterlerle almadık ülkemize. Özellikte Avrupa da ve Almanya da yabancı ve İslam düşmanlığının bu kadar arttığı bir zamanda bu tür talepleri iyi tartıp biçmemiz gerekiyor. Almanya gibi ülkelerde, insanımızı ikinci sınıf vatandaş konumuna sokmamamız gerekiyor. Alman, böyle bir alımın boş ve dolu tarafına muhakkak bakmıştır. Bizde bardağın hem dolu daha çok boş tarafını irdelememiz gerekiyor. Bunu devletimiz yapıyordur muhakkak ama gitmeyi düşünen vatandaşlarımızın daha çok düşünmesi gerekiyor. Sonuç olarak bu kaderi yaşayacak onlar.

Almanya dâhil birçok ülkenin benzer sorunları var buna işsizlikte dâhil. Ülkemizde de işsizlik baş problemlerimizden. Ama sorunlarımızı aşma gayretlerimizde var. Almanya gibi ülkelerin taleplerini karşılamak bizden çok onların sorunlarını çözer. Batılıların kültüründe olan bir söz var. ‘Süt vermeyen ineğe yem verilmez’ diye. Sonuçta bir vatandaşımıza üç lira maaş verecek ama onun sırtından on lira kazanacak. Keşke on liralık çalışma ülkemizde kalsa. Bir zamanlar sadece paşa, vali, vergi memuru gönderdiğimiz topraklara işçi gönderiyoruz maalesef.

 
İlkay Coşkun
03.12.2018
 
Yazı No: 2
http://www.yenidogruhaber.com/