6 Mart 2016 Pazar

Haçlı Seferleri

Haçlı Seferleri

Yirminci yüzyılın başından itibaren, Avrupa ve Amerika başta olmak üzere gayri Müslim ülkeler, sanayi devrimini daha önce yapma, daha iyi organize olma, birçok teknolojik alanda öncülük etme gibi avantajlarından dolayı Müslüman âleminin en azından ekonomik ve siyasi olarak önüne geçtiler. Bu sonuç cazibeliklerini artırdı ve dünyayı yönetme ve baş aktör olma konumuna yükseltti. Aynı zamanda bu egemen güçler sömürgecilik anlayışlarını, politikalarını da kullanarak dünya üzerinde ki hâkimiyetlerini kuvvetlendirdiler.

Müslüman ülkelerin bu süreçlerde ciddi zaafları oldu. Osmanlı İmparatorluğunun gerileme süreciyle birlikte takip edilen değil takip eden, özenilen değil özenti duyan hali görülmeye başlandı. Müslüman ülkeler, Müslüman olma şuurlarının yanında millet olma şuurlarını tam olarak ülkelerinde hâkim kılamadılar. Hala bu sıkıntıları yaşıyoruz. Bunda daha çok, ülke haritalarının masa başlarında çizilmiş olması yatmaktadır.

Ülkemizde hala milli meselelerde çok parçalı olmamız hatta milliliği tam olarak sağlayamamamız gibi mevzular önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Millilikten kastım ırkçılık değil kesinlikte. Misakı milli sınırları içerisinde yaşayan bütün insanımızın vatandaşlık, ülküdaşlık mantığı ve yaklaşımını sergileyemeyişidir. Vatan, millet olma şuurumuzdaki aksaklıklardır.

Gayri Müslimler için her şey güllük güneşlik değil tabii. Onlarında türlü türlü sıkıntıları var. Bizi daha çok Müslümanlar ilgilendirdiği için bizler daha çok bu alanla ilgiliyiz. İdmanlı bir sporcunun egzersizi ile idmansız bir sporcunun egzersizi aynı değildir. Aynen bunun gibi, dünya üzerinde, ülkeler arasında dengesiz bir gelir dağılımı da olsa dengeler, roller değişebilir. Mesela doğal afetlere maruz kalan bir ülke ne kadar güçlü olursa olsun, hızla çöküşü yaşayabiliyor. Rol değişimlerinin gerçekleşebilmesi için, Müslüman ülkelerin egemen güçlerin sömürüsünden mümkün mertebe kurtulması, yönetimlerinin millileşmesi, bağımsızlıklarını sağlamaları ve kendi ayaklarının üzerinde durma gayretlerini göstermeleri gerekiyor.

Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Nato gibi egemen güçlerin güdümünde olan, sadece egemen güçlere hizmet eden birlikteliklerden Müslüman ülkeler medet ummamalı hatta ve hatta bu birlikteliklerden çıkma, içlerine girmeme gayretlerinde bulunmalıdırlar. Irak savaşında, Suriye savaşında bir kez daha gördük ki, bu yapıların kuyruğuna takılan Müslüman ülkeleri hep kaybediyor. Egemen güçler yüzyılı aşkındır hep aynı oyunları sergiliyorlar bu yüzden.

Müslümanların en büyük handikapları, kurumsal bazda yeterli derecede birlik ve beraberlik içerisinde hareket edememeleridir. Gerek pazarlarını gerekse öz kaynaklarını dünya ile paylaşırken ecnebi ülkelerden haklarını yeterli oranda alamamaktadırlar. Müslüman yurdunda olan savaşlarda Müslümanlar hep kaybeden konumunda olacaklardır. Aklı başında üç-beş Müslüman devlet lideri bu gidişata çok önemli bir sekte vuracaktır. Domino etkisiyle Müslüman ülkelerin kaderleri değişmeye başlayacaktır. Kurulan yardım örgütleri, işbirliği örgütleri, ekonomik ve siyasi örgütler dünya üzerindeki öncelikle Müslümanlar ve bütün insanlar için daha faydalı olacaktır. Savaşlar, siyasi sorunlar, açlık gibi konularda alınacak ciddi tavırlar ile birlikte hareket etme gayretleri birçok problemi hafifletecektir. Müslüman ülkelerinde oluşan katma değerler, büyük firmalar, markalar bile kaderimizi değiştirme yönünde ciddi katkıları olacaktır.

Şu an Müslüman âleminde daha çok sessiz bir çığlık hali var. Bir halife, bir önder beklentisi var. Bir buçuk milyar nüfusuyla, dinamik yapısıyla Müslüman âlemi hala uyanmayı bekliyor. Oysa ateistleşmiş, Romalılaşmış Hıristiyan âleminin yanında daha bakir, daha avantajlı durumda gözüküyor.

Abd ve batı kendileri için güvenlik hatlarını Ortadoğu coğrafyasında konumlandırdıkları bir vakıa ama dünyanın başka coğrafyalarında özellikle gayri Müslim coğrafyalarda savaşların ve kargaşaların çıkmayacağının hiçbir garantisi yok. Böyle bir durumda Orta Doğu üzerinde ki dikkat başka alanlara kolaylıkla kayabilir. Özellikle terörün dünya üzerinde neler yapabileceğine dair öngörüler çok geniş tutulmalıdır. Bir gün silahlar kendilerine dönebilir.

Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinde “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır” mısralarındaki derin anlamı görmek ve inanmak gerekir oysa. Egemen güçlerin o bitmez tükenmez planları, stratejilerini gerçekleştirmek adına Orta Doğuda tekrar düğmeye basıldı. Bunların tedbirleri muhakkak alınmaya başlanacaktır. Başlanmazsa eğer çöküşü düşünmek dahi istemiyorum.

Müslüman ülkeler arasında tabii ki rekabet olacaktır ama Müslümanların bekası için ortak gayretleri, birliktelikleri, ortaklıkları da es geçmemek,  atlamamak gerekir. Milli ve yerel unsurları da kullanarak büyük medeniyetimizi daha üst noktalara taşımamız gerekmektedir. Ekonomi, kültür, din kardeşliği ve medeniyet bağlamında birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Yaşanılan bu iç karışıklıklar bizzat Orta Doğudaki menfaatlerine hizmet etmek isteyenlerin çıkardıkları aşikârken, daha etkin neler yapılabilirin üzerinde konuşmak ve ona göre gardımızı almamız gerekir. Ülkemiz için çabalar bu yönde çok şükür fakat sadece bizle bertaraf edilebilecek meseleler değil bunlar. Bunun için daha uyanık olup birlikte hareket etmemiz gerekmektedir. Son yüzyıldır Müslüman ülkeleri aydınlanma ve batılılaşma safsatası yerine cehaleti yok etme, birlik olma ülküsünde hareket etselerdi çok daha iyi konumda olurduk hiç şüphesiz.

İzninizle çok basit bir örnek vermek istiyorum. Yabancı çizgi filmlerle büyüyen bir neslin ferdi olarak, şimdilerde bizim yapımlarımız olan çizgi filmleri gördükçe gurur duyuyorum. Aynen bunun gibi Müslümanlarının her alanda önde olmasını beklemek fazla hayalcilik olur ama çok çeşitli alanlarda önde olabiliriz. En azından birçok alanda kendimize yeter konuma ulaşabiliriz.

En basit haliyle, herkes kendi evinin önünü temizlerse, köyümüz, kasabamız, şehrimiz hatta ülkemiz temiz olur. Oluşan bu sinerji domino etkisi yaparak bütün Müslüman alemine dalga dalga yayılır.  

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 09 Mart 2016 - Yazı No: 89
İrade Gazetesi-Haçlı Seferleri-09.03.2016-İlkay Coşkun
 

28 Şubat 2016 Pazar

Beraberlik ve Birlik

Beraberlik ve Birlik

ABD ve batı bizi her gün
sırtımızdan vursa da
biz yine de
“Araplar bizi arkamızdan vurdu”
deyip durduk tarih boyunca
hep düşmanlarımızla öpüşüp
dost olabileceklerimize
döndük sırtımızı

Merhaba sevgili dostlar.
Bir öz eleştiriyle yazıma başlamak istedim. İnsanoğlu çok değişken olabilen bir varlık. Kendi mayasında bulunan hasletler zaman ve şartlara göre evrilip çok değişken haller alabiliyor. Akıl, fikir ve şuur evrelerinde yol alması gereken insan, menfaatleri doğrultusunda acımasız da olabiliyor. Bunun için vicdanını tatmin edici bahaneleri de hep buluyor.

Bu aralar “ihanet içerisinde olan ne çok insanımız varmış” cümlesini ne çok kurmaktayız. Fikir, görüş, farklı parti ayrışmaları elbette ki olacaktır ama “Benim partim iktidar değilse ülke batsın” gibi bir ruh halinde olanların ruh sağlıklarından şüpheleniyorum.“Benden olmayan bir reisicumhur başta ise her şey kötüdür” gibi çok farklı versiyonlarda ki hastalıklı düşünceler maalesef ki toplumumuzun içerisinde yaşam bulmaktadır.  

Böl parçala, zayıflat ve yönet mantığında olan Amerika ve batı maalesef ki amaçlarına ulaşma yönünde çok yol kat ediyorlar. Toplumlarda ki milliyetçilik damarlarını da kötü emellerine alet ediyorlar. Bu durum nedense çoğu zaman Müslüman âleminin aleyhine oluyor. Dünya üzerinde ki Müslümanlar hep bu oyunun kuşatması altındalar. Dünya üzerinde hangi ülke saf kendi ırkından oluşuyor ki. Başta Amerika onlarca devletçiğe bölünmesi gerekmiyor mu bu mantıkla.

Önce canlı olma sonrasında insan olma ve son olarak ümmet olma birlikteliği gelir. Milliyetçilik daha sonrasında gelir. Türk olmamız önemlidir tabii de daha geniş çerçevede Müslüman olmamız daha da önem arz eder. Eğer Müslüman Türk isek daha anlamlı daha kıymetli, kuvvetli bir durumdur. Karşılaşmalarımda önce selamımızı veririz, devamında da merhabalaşırız. İlki Müslümanlığımızdan, merhabalaşmamızda Türklüğümüzden ve kültürümüzden gelir.

Biz Türkler ve biz Kürtler aynı dine mensubuz ve birlikte kurduk bu ülkeyi. Hiç birimiz diğerimizin yanında azınlık değiliz. Vatanımızın bir bölümünde kargaşanın, savaşın, ölümün üst seviyelere çıktığı günümüzde Allah’tan kuvvetli tek başına bir iktidar partisi var ülkemizde. Ülkemizin zayıf halini kollayan çevremizde o kadar çok aç çakal var ki. Bunları görmemiz farkında olmamız ve daha da önemlisi uyanık olmamız gerekiyor. Bu zamanda biz Müslümanlar, biz Türkler, biz Kürtler daha akıllı olmalıyız.

Olmayacak bir rüya... Diyelim ki Kürtler ayrıldı ve bir ülke kurdular. Ne olacak düşünün bir. Başta Amerika olmak üzere güç müsveddesi gayri Müslim ülkelerinin kuklası, kuyruğu olmayacaklar mı?
Dindar Kürt kardeşim! Doğu ve Güney Doğumuzu büyük Ermenistan’a katma fikrine ne dersiniz?
Vatanımızda yaşayan zengin Kürt kardeşlerimiz nasıl bakarlar bu olaya? Cennet ülkemizde aynı anda dört mevsimi yaşamak varken bir mevsimle yetinme gayretleri neden?
Dünya üzerinde ki bağımsızlıkları hepten ellerinden gitmeyecek mi? Kaynakları, zenginlikleri batılı ülkelere akmayacak mı? Dünya üzerinde iki yüz ülke varsa, iki yüz bir olacak, başka ne değişecek?
Ve bunun gibi onlarca soru ama Müslümanlar daha da güç kaybedecekler dünya üzerin de. Kargaşa hali daha da devam edecek ve bunun gibi birçok sıkıntı ve sorunla karşı karşıya kalınacak.

Ülkemizde, birçok Müslüman topluluk var. Onların da içinden ayrılma talebi olanlar çıkarsa ne olacak? Ben inanıyorum ki bu ülkede yaşayan iş güç, mevki sahibi Kürt vatandaşların hiç biri bu ülkenin bölünmesini istemiyor. Bunun çabasında olanlar apaçık dış güçlerin oynattığı kuklalar. Onlar biz Kürt’üz diyorlar ama arkalarını dönüp kıs kıs gülüyorlar. İşte bunların bu gülmelerini gerçek Kürt kardeşlerimiz tarafından görülmesi bu aşamada önem arz ediyor.

Atamız Osmanlı imparatorluğunu kurdu ise bunu birlik beraberlikle sağladı. Bırakın Müslüman âlemini gayri Müslim topluluklara dahi kucağını açtı. Ey sağduyulu dindar Kürt kardeşlerimiz! bırakın bu bölünme hayallerini. Özellikle sizler destek vermeyiniz bölünmeyi düşleyen düşüncelere.

İnternette çok hoş bir yazı okudum. Şöyle: “ Biz kardeşler olarak seksen metre kare Toki arsası için kavga etmiş, dövüşmüş bir milletin çocuklarıyız, kaldı ki ülkemizin koskoca bir bölümünün kavgasını vermeyelim” türünden bir yazı idi.

Güzel bir karikatür gördüm. Uçurumun kenarında Türk ve Kürt karşı karşıyalar. Kürt, Türk’ün ayağına silah sıkıyor ama bu mermi kendisinin de uçurumdan düşmesine sebep olacağını bilmeyecek kadar zavallı. Yaşananlar çok güzel karikatürize edilmiş değil mi?

Nasıl ki her zemherinin çiğdemlerle, kardelenlerle, nevruzlarla karşılayan bir baharı vardır. Müslüman âleminin çektiği bu zulümlerin, sıkıntıların sonrasında bir bahar olacaktır inşallah. Çetin geçen hamilelik ve doğum sonrası ve ardından gelen güzelliklere benzer güzellikler olacaktır. Bir musibet bin nasihate karşılık gelir ya hani. Bu sıkıntılarımız biz Müslümanlara büyük dersler verir inşallah. Dost edindiklerimizi gözden geçirip gerçek Müslüman dostluklarına ulaşırız inşallah. Saflarımızı sıklaştıralım. Gerçek manada Müslüman ümmeti olalım. Dualarımızın,  gayretimizin bu yönde olması temennisiyle.

Birlik olalım, iri olalım, diri olalım ve sağlıcakla kalalım.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi / 2 Mart 2016 - Yazı No: 88
İrade Gazetesi-Birlik ve Beraberlik-02.03.2016-İlkay Coşkun


 

16 Şubat 2016 Salı

Dağlar mı insan mı engel?

Dağlar mı İnsan mı Engel?

eğerleri berkitilen atların
dağ yollarında rahvanız
acılar kaç odalı
kaç odada biz varız

kızıl elmamız bizim
yüzyıllardır dağlardır
bilmezler ki savaşları
hep atlar kazanır
hızlı koşanlar ancak anlar

Dağlar ne çok şarkıya güfte olmuştur. Gurbet kelimesinin geçtiği cümlelerde dağlar kelimesi kaçınılmaz olmuştur hep. Azametle birlikte uzaklığı da imler dağlar. “bir of çeksem karşı ki dağlar yıkılır”, “dağlar seni delik deşik delerim” “dağlar dağlar kurban olam yol ver gidem” ve daha niceleri dilimize dolanmıştır. Efkârlandığımızda hemen akla düşer dillendiririz.  Dağlar ne çok göç hikâyesine şahitlik etmiştir Anadolu da.

Dağlarla atlar her zaman yan yana anılır olmuştur çoğu zaman. Kıratlar için dağlar yol olmuş, mesken olmuştur tarih boyu.”Kıratımı şu karşıki dağlara sürmeli” diyen Köroğlu misali, dağlar dertle birlikte umut olmuştur. Özellikle göçebe toplumlar için dağlar ayrı bir öneme sahiptir. Toplumları yüzyıllar boyu düşman istilasından korumuştur, gizlemiştir dağlar.

Karlı kış günlerinde karın beyazlığı ile parlayan dağlar veyahut sisin pusun altında kalmış hiç görünmeyen dağlar, insanı ne çok etkiler. Yüzyıllar boyunca ne çok insana ne çok medeniyetlere kucağını açmıştır. Bağrından süzdüğü doğal sularıyla canlıları faydalandırmıştır.

Açık havada Erciyes dağına yolculuk beni her zaman heyecanlandırmıştır. Yaz günlerinde yüz kilometre uzaklıktaki köyümden Erciyes’i seyretmek bana türlü türlü duygular hissettirmiş, birçoklarında kalem kullandırmıştır. Koca bir şehri kollarıyla çevreleyip şehri kendisine yaslandırması orda yaşayanlar için daima güvence olmuştur. Koruyucu ve kollayıcı kişiler için “dağ gibi adam” diye boşuna dememişlerdir.

Tecer Dağının çevresinde birçok köy, oranın rızkını yemeye devam etmektedir. Yağdonduran’dan tırmanışın yazıda bir güzel, kışı da başka bir güzeldir. Kızıl Dağa tırmanış ve aynı şekilde iniş kaç insanı kavuşturmuştur yıllar yılı. Geminbeli ve Karabayır gibi geçitler Allah’ın yarattığı güzelliklere ne çok şahitlik etmiştir. Yanı başımızdaki Yıldız Dağı yıllar boyunca birçok misyonu yerine getirdikten sonra şimdi de kış turizmine hizmet vererek ayrı bir görev üstlenmiştir.

Dağlarıyla ünlü şehirlerimiz vardır. Bu şehirler dağların dibine kuruludur. Bursa gibi Kayseri gibi Amasya gibi Afyon gibi ve daha niceleri. Bunlardan en önemlisi korunaklı olması dolayısıyla birçok şehzadenin eğitim yeri olan Amasya şehrimizdir.

--
* koca dağı vadi zarifçe yarar
tarihi kral mezarları sarar
gözler Ferhat ile Şirin’i arar
şimal yıldızı ol gül şen AMASYA

* zirvesini gizleyen Uludağ
zamana dolan musiki, medrese önlerinden dökülür
yokuş yokuş yolları, kim bilir kaç insanı taşıdı
Nilüfer Mudanya uzun uzadıya Bursa
--
--
Dağ imgesini şiirlerimde daha çok gurbet, hüzün ve acılarla kullandığımın farkına vardım şimdi. Dağ benzetmesini, imgesini kullandığım bazı şiirlerimden bölümler paylaşmak istiyorum izninizle.
--
* aktı kar, paktı kar, yağdı kar
maske üstüne maske, dağdı kar
--
* zirvesine tırmandığım ulu şefkatin
dağ oldu kapısında günahlarım
--
* parıldayan fosfor
seveni sevene taşır
engin ovalar
dik yamaçlı dağlar
sevdaları yâre aşır
--
* ömür azalıyor demem
boşuna değil
kışa hazırlık zamanı
geçelim artık yazı
her aşk can yakıyor
her aşık vuruyor dağa
--
* aynı acıda aynı sancıda
yaramız dağ gibiydi
--
* gelir dağdan su
sudan balık
balıktan umut
umut dağ gibi gelir
--
* bizim dağlarımızdan yayılır taze kekik ve nane kokuları
henüz kabuk bağlamamış yaralar taşırken bağrımızda
--
* karnı acıyan dağların, kamburunu atar sırtından bir bir
en çok da sana güvenir sevdalın, kara gözlerin gülümsesin
--
Dağlar acı yüklüdür hasret yüklüdür ama ilham yüklüdür de. Ve öyle kalsın isteriz. İsteriz ki kötülükleri taşıyan eşkıyaların sığınağı olmasın. Ölümlere gebe olmasın isteriz.

Birlik ve beraberlik içinde, sağlıcakla kalınız.

Bir Dağ, Bin Ah!

kıştan sonra yaz gelir
bahara ayaz gelir
vuslatı bağlar, yayar acıyı
güneş bırakmaz düze, dağlar
buz keser, kavurur bedeni
-
gözyaşlarına sarılır ölüm
çıkmaz yol çaresizliğe
bir dağ gömer yüreğe
yana düşer kol kırılır
-
kahpece uygulanır sinsi plan
soluk bırakmaz nefesimde
cehaleti yaşatırken ağalar
bedduaları eksiltmez zaman
ağlar yaralar

-eşkıyalığın da bir şerefi olmalı-
-
en çaresiz yanlarımdan vurur
nefret tohumu eker yarınıma
savaş meydanlarından saçılır gün/ahım
kendi kitabına da uymaz soysuz eşkıya
…
feryadım yürek dağlar
yetiştirir nefrete bedelleri
avucuma düşürür kor
yanar ellerim

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi/ 24 Şubat 2016 - Yazı No: 87
İrade Gazetesi-Dağlar mı Engel-İlkay Coşkun-24.02.2016

12 Şubat 2016 Cuma

Tüketim Çağında AŞK

Tüketim Çağında AŞK

aşkı pazarlıyorlar hep
defalarca şiirlerde, kitaplarda
ve daha bilmem nerelerde
                   
aşkı sadece yaşayanlar biliyor
hüzünlerde, ateşlerde

Merhaba sevgili dostlar

Kitapçı raflarında satışa sunulmuş, kapaklarında bolca aşk kelimesinin geçtiği, aşkı anlattığı için çok satan kitaplar sosyal bir yaraya merhem oluyor mu? İnsanları aşk konusunda eğitiyor mu bilmem ama ciddi bir pazarlama metası oldukları kesin. Başkasının yaşadığı aşklardan, başkasının aşka dair fetvalarından, şiirlerinden bu denli para kazanmayı, pirim yapmayı gayri ahlaki buluyorum. Aşkı anlatan tarihi romanlar, aşkı anlatan hikâyeler, şiirler, metinler kitap evlerinin başköşelerine kurulmuş durumda. Ayrıca çokça satan kişisel gelişim kitapları içerisinde de aşk teması olanları önemli bir yer tutmaktadır.

Kimi toplumlar kimi insanlar yaşantılarıyla destanlaşırlar, kimileri de yaşanmış destanları yazarlar. Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin ve nicelerinden sonra aşkı yazan ve pazarlayan olduk. Efsanelerin, yaşanmış aşk hikâyelerin yazılı metinler üzerinden nesiller boyu aktarılmasına karşı değilim. Buna kim karşı olabilir ki. Hz Mevlana’nın Mesnevisinde geçen aşk ve sevgi metinlerini alarak bunlardan yüz binler satıp isim yapmak ve büyük paralar kazanma işini anlayamıyorum. Mesnevinin tercümesini ve şerhini yapan, ömrünü bu işe adamış olan merhum Abdülbaki Gölpınarlı bu işten kaç kuruş kazanmıştır düşünmek lazım.

Türkçemizde, “tribünlere oynamak” diye bir deyim yer buldu son zamanlarda. Yazar okur arasındaki iletişimde okurun belli zaaflarından faydalanmak, okuru sürü psikolojisi içerisine sokmak, okuru adeta yolunacak bir kaz durumunda görmek ne kadar gayri adil, ne kadar gayri vicdani bir durumdur.

Özellikle lise ve üniversite gençliği en önemli müşteri kitlesi olarak görülmekte ve oyunlar daha çok bunlar üzerine oynanmaktadır. Yazım kalitesini çok da yakalayamasalar da aşk ve gençlik üzerinden popülaritesini artırmaktalar ve bu alan üzerinden beslenmekteler. Bu yolu ve yöntemi seçmiş yazarlar için önemli bir kitleyi oluşturur bu gençler. Ne kadar da kalıcı bir durum değilse de bu alan hep aktif tutulmaktadır.

Kitapevleri sadece parayı, geliri, satışı öncelememeleri gerekir. Kaliteyi, güzeli, edebi olanı, emeği, faydalı olanı gözetmeleri de gerekir. Satış için öne çıkarılan kitaplarda, rafların düzenlemesinde, okura tavsiyelerde, satış fiyatları gibi birçok konuda okurlara karşı sorumlulukları vardır.

Aşk üzerine yazılan kitaplar çoğu tanınmış yazarların yerine piyasaya empoze edilmek istenen yazarlarla sunulur. İşin komik tarafı bu eserlerin, acemi sayılabilecek bu yeni yetme yazarların değil de onların adına mahir editörler tarafından kaleme alınıp pazarlanmasıdır. Bu hoş olmayan pazarlama şeklini bir alicengiz oyunu olarak görüyorum.

Yaşadığımız kapitalist dünya tüketime endeksli, kullanıp atmaya şartlandırmış örneklerle dolu. Bu acımasız kullanma hali, aşk dâhil birçok değerimizin içini boşaltıp, kullanıp atmaya alet ediyor bizi. Dededen kalan tarihi konağı birkaç daire karşılığı müteahhit de peşkeş çeken bir evlat veyahut torunun, başkalarının aşkları üzerinden büyük paralar kazanan bir yazarın ne farkı var Allah aşkına.

Biz şair ve yazarlar, dikkat çeksin diye kitap kapaklarımızda, yazı başlıklarımızda, hatta ve hatta yazı içeriklerimizde bu oyuna, bu metaya alet olmuyoruz mu?

Kim ne derse desin aşk ve sevgi çok değerlidir. Aşk ve sevgi yoksunluğunda bu değerler daha çok anlaşılır. Sevmenin çok kıymet taşıdığı günümüzde, aşkı elde etmek daha da zor olsa gerek. Her şeyin kalitesi arttıkça fiyatı artmıyor mu?

Aşk ocaktan yani yürekten çıkınca her tarafa yayılıyor.  Kitaplarda, dergilerde, medyada, filmlerde ve birçok yerde yerini buluyor. Ya kaybetmenin acısıyla sürekli aranıyor ya da para eden iyi bir meta olmasından dolayı çokça satılıyor.

Benim eleştirim aşkı metalaştıranlara, aşkı pazarlayanlara, aşktan menfaat temin edenlere yöneliktir. Aşkın tılsımına, aşkın gücüne hepimiz inanırız. Aşkla yapılan işler hep güzel olur.

Hayat
tanışma, buluşma, konuşma kadar basit
savaşmak kadar zor
sevmek gibi güzel
aşk gibi özeldir çoğu zaman  

Sevgiyle, aşkla ve sağlıcakla kalın.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi/ 17 Şubat 2016 - Yazı No: 86
İrade Gazetesi-Tüketim Çağında AŞK-İlkay Coşkun-17.02.2016
 

8 Şubat 2016 Pazartesi

Kibir Üzerine

Kibir Üzerine

Merhaba sevgili dostlar.

Günümüzde bireyselliğin daha ön plana çıkmasıyla birlikte kişideki kibir hali daha fazla belirginleşmeye, su yüzüne çıkmaya başladı. Henüz yaşını başını almamış genç insanlarda dahi bu nahoş hali gözlemleyebiliyoruz. Tevazudan uzak insanların varlığına şahit oluyoruz çoğu zaman. İmkanlar, çevre, eğitim, inanç zayıflığı gibi faktörler kibri tetikleyen en önemli unsurlardır.

Bu kibir halini birçok alanda gözlemliyoruz. Örneğin, insan işinde ne kadar mahir olursa olsun, karşısındakini üstünlük kompleksiyle dinlememesi, paralel hatta zaman zaman alçak gönüllü ruh haliyle dinleyebilmesi ne kadar önemli. Yoksa karşısındaki insanla arasında setler oluşturur ister istemez.

İmkanları artan birtakım insanların tevazu hasletleri ivme kazansa da genelde birçokları ne yazık ki şımarıyorlar. Kimi insan gururda motivasyon arıyor kimi insan tevazu ile büyüyor çoğu zaman.

Kibir eylemi, en çok konuşma eylemi ile kendisini gösteriyor kişide. Kibir yüklü insan, kibriyle birlikte çok konuşuyorsa, karşısında ki insana ne kadar uzaktır aslında. Bu durumda insan iki eylemle tepkisini koyar. Kimi zaman kendisini yetersiz görüp susar, kimi zamanda “susma” eyleminin kıymetini karşıdakine göstermeye çalışır görselliğiyle.

Kibir halini toplumun birçok katmanında gördüğümüz gibi, sanat çevrelerinde, yazan çizen insanların içinde de çokça şahit oluyoruz. Kibir libasını giyinenler hiç beklenmedik insanlardan, hiç beklenmedik çevrelerden bile çıkabiliyor. Sürekli “kalite” kelimesinin geçtiği cümleler kuran ve cüssesinden büyük laflar eden bir insan profili düşünün lütfen. Bu insan ya entelektüel çevrelerin veyahut elit mahallelerin kıymetli bir ferdi ya da benlik duygusunu çok geliştirip kibriyle süsleyen bir ukaladan başkası değildir bence. Kibir, kibirdir, başka kelimelerle, başka sıfatlarla hiç kimse yumuşatmaya, dönüştürmeye çalışmasın. Genelde ünlü sanatçılar için kullanılan kapris nitelemesi basbayağı kibir değil midir sizce?

Uç nokta bir bakış açısı ama çok kibirli insan görünce, bunlara karşı neler yapılabilir türünden fikirlerde geliştirebiliyor. Mesela, kişisel gelişim dersleri ile tavan yaptırılan benliklere karşı aşağılama seansları düzenlenmeli ki insan benliği üzerindeki denge biraz olsun sağlanabilsin türünden komedileri dahi düşünebiliyor insan.

Kibirli bir şekilde acımasız eleştiriler sarf eden insanların çoğunluğuna dikkat edin bir. Aşağıdakilerden ziyade yukarıdaki insanlara bakmaktan kaynaklandığını görürsünüz apaçık.

Benlik duygularını fazla besleyen insanlar, bilinmeyen diğer tarafta nasıl karşılanırlar bilmem ama ölümleriyle bütün Türkiye'nin yollara döküleceğini zannediyorlar oysa cenazeleri biraz kalabalık oluyor sadece. Ayrıca, gururlu ve mağrur yaşayan insanın ölüm anında ezik olacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kibir, kibir sahiplerini ateşlemesinden öte yanıp küle döndürür. Kibrini dizginleyip derviş sukutuna ulaşanlar kendilerini ve çevrelerini korurlar daima.

Ne kadarda olsa ölüm her yaşta olanları seçerek alıyor olsa da belli bir yaştan sonra toplayarak yoluna devam ediyor. Biz orta yaş insanların birçoğu otuz yıl sonra bu dünyada olmayacağız. Ne olursak olalım kibirli, gururlu, kendini beğenmiş ruh halini taşımamızın ne bir anlamı ne bir gereği vardır.

Kibirden uzak güzel günler diliyorum. Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 10 Şubat 2016 - Yazı No: 85
İrade Gazetesi-Kibir Üzerine-İlkay Coşkun-10.02.2016
 

31 Ocak 2016 Pazar

Büyük Devlet


Merhaba sevgili dostlar. 

Bir uydu ya da bir uzay aracında olup insanların amansız koşuşturmalarını, savaşlarını ve gereksiz güç gösterilerini izlemek isterdim. Bu mücadele içerisinde insanların hiç ölmeyecek gibi davranan hallerine dakikalarca kahkahalarla gülerdim herhalde. Ayın, yıldızların, güneşin, atmosferin altında küçücük bir zerreden ibaret olduklarını insanların kulaklarına fısıldamak isterdim.

Ecdadımız devletin, ümmetin birlikteliğini, büyüklüğünü her daim öncelemiştir. Görkemli, bir o kadar da muhteşem eserleriyle İslam medeniyetine büyük hizmetler sunmuşlardır. Bir taraftan da dünyanın geçiciliğini, insanın ölümlü olduğunu uygulamalarıyla, eserleriyle göstermeye çalışmışlardır nesillere.

Haksızlıklara, zulümlere karşı vicdan sahibi bütün devlet adamlarının mücadele etmesi gerekmektedir. Batıl’ın tek vücut olduğu dünyamızda, hakkı savunanların tek olmak gibi bir lüksleri yoktur. Biz Müslümanlara bu anlamda çok iş düşmektedir. İlkönce kendi içimizdeki sorunları halledip daha sonrada dünya üzerinde sözü geçen devletler haline gelebilmeliyiz. İnsanların cebinde ne kadar çok parası olursa olsun devletin hakiki kudretinin önüne geçememektedir. Dünya üzerinde devletlerin gücü, dünyanın gidişatını belirleyen en önemli unsurdur. Osmanlı imparatorluğu ruhu tekrar neden Müslüman devletleri içerisinde doğmasın? Bu ruha neden bizler öncülük etmeyelim ki.

Müslüman âlemi kendi içinde ki ihanet şebekeleriyle uğraşmaktan gelişmeye, büyümeye fırsat bulamıyorlar bir türlü. Bu durumu bizler ülkemizde aşikâr bir şekilde yaşıyoruz. Devletlerin gayri resmi stratejileri olmasa birçok sorunun çözümünün kolaylaşacağına inanıyorum. Din üzerinden hareket ettiklerini iddia eden bazı çevrelerin hallerini ise anlamakta zorluk çekiyorum. Sonuç olarak, her ne kadar -devlet herkesin- dense de bu gördüğümüz ihanet şebekeleri -devlet sadece bizim olsun-un savaşını veriyorlar kendilerince. Ne kadar aykırı sesler çıksa da devletimizin önderliği ve himayesinde yaşamaya devam edeceklerdir birçokları Allah’ın izniyle.

Büyük devlet, büyük millet, büyük medeniyetler kurmuş bir neslin torunlarıyız. Bizler, Selçuklu, Osmanlı ve ardından Büyük Türkiye bilincini her türlü sıkıntılarımıza rağmen içimizde yaşatmaya devam etmeliyiz. Günü gelir Alparslanlar, Ertuğrullar, Fatihler, Atatürkler çıkar içimizden. Bütünü oluştururken manevi değerlerimiz, dini değerlerimiz, aile kurumumuz, kültürümüz gibi birçok hasletimiz önem arz eder her daim.  Bu bütün içerisinde beliren ara renkler, büyük parçaları birbirine perçinleyen harç gibidir. Günümüzde sadece, ya -yaşasın kralım- ya da –kahrolsun-u yaşamamalıyız. Olaylara karşı hoşgörümüzü ve öz eleştiri yetilerimizi kaybetmemeliyiz hiçbir zaman.

Son yüz yılda, “büyük medeniyet” ülküsüyle yola çıkanlar, “daha iyi bir hayat” anlayışına dönmeseler idi, bizler çoktan büyük medeniyetimizi kurmuştuk bile. Yeter ki insanın içinde o ruh olsun. O kararlılıkta olanlar, yalın ayaklarıyla bile büyük medeniyetini kurmak için yola çıkarlar diye düşünüyorum.

Biz Müslümanlar, farklı coğrafyalarda olsak bile, aynı dünyada yaşayıp aynı dünyada öleceksek fazla konuşmamıza gerek yok. Safları sıklaştıralım yeter. 

Kalın sağlıcakla.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 03 Şubat 2016-Yazı No: 84
İrade Gazetesi-Büyük Devlet-03.02.2016-İlkay Coşkun
 

23 Ocak 2016 Cumartesi

Kar Manzaraları


Kar Manzaraları
 
dışarıda kar, dışarıda boran, dışarıda beyaz örtü
öyle çok yağıyor ki içime, üşümem soğuk kış
 
Ne kadarda teknoloji ilerlese, toplumların kültürlerinde, yaşantılarında tabiat şartları hala başrolünü oynamaya devam ediyor. Eski kara –kırç- deniyor Anadolu’da. Eskimolarda karı betimleyen, karı ifade eden, otuza yakın kelime var lügatlerde. Kar yılında hem varlığa hem de yokluğa şahit oluyor canlılar.
 
Zemherinin en çetin zamanlarında kar beyazlığıyla, saflığıyla kendini göstermeye devam ediyor. Etkili bir kar yağışını ajanslar ilk haber olarak geçiyorlar. Gazete ve televizyonlarda “Kar esareti” - “kara kış” başlıklı haberleri en çok savaşların sürdüğü Müslüman âlemini ve biz Anadolu insanının içini acıtır. Esir alan kar, esir alınan biz insanlarızdır. Yeryüzünde oluşan birçok olumsuzluklara karşı soğuğuyla, tipisiyle, karanlığın karşısında kar, o ak haliyle mücadelesini verir, serilir gözlerimizin önüne. Annenin hamilelik ve doğum sürecinde ki gibi kış sancısını çekiyor mevsiminde. Uyku halindeki bitkileri, hayvanları hatta insanları temizleyip bahara, yaza hazırlıyor adeta. Atmosferde bulunan kirli havayı temizleyip yeryüzüne inerken, mucizevî bir şekilde hala beyazlığını muhafaza ettiğine şahit oluyoruz.
 
 Bozkırda göz alabildiğince uzanan kar görüntüsünde, yiyecek kaygısına düşmüş kuşların ve başka hayvanların telaşını görürüz kimi zaman. Yağışıyla, duruşuyla musikinin en güzel örneklerini sunuyor kar belki de ama birçok hayvanın yiyecek kaygısıyla kar üzerindeki mahzun duruşları görünen bir gerçek. Görkemli kar manzaraların gerisinde yoksul görüntülerde yaşanıyor çoğu zaman. Kar zengin için eğlenceyi beraberinde getirirken, fakir insan için zorluk demek, çaresizlik demek, açlık demek, ölüm demek ne yazık ki. Suriye’nin kuşatma altındaki Madaya ve birçok bölgesinde yaşanan açlık ve beraberinde gelen ölümler gibi. Hayatın gerçekleri bir bir yaşanıyor demek aslında. İnsanların hayvanların ve bütün canlıların kar esaretinden uzak, evi barkı, yiyeceği, suyu olsun istiyor gönül.
 
Her türlü olumsuzluklara rağmen, karın yakıştığı ülkeler, şehirler vardır. Mesela Sivas’ımıza kar çok yakışıyor. Yıldız Dağı gibi kayak merkezleri bozkır şehirlerine yeni imkânlar alternatifler sunuyor.
 
kar’a bakıp ta karamsar olma
zifiri gecelerden ne şafaklar sökülür
yağar rahmet uyanır tabiat
beyazlar dökülür toprağa
goncalar filizlenir
güller açar yarınlara
 
Bütün güzellikleri, nimetleri bizlere sunmuş Yaradan. Tedbirini, önlemini alan insana kar bütün güzelliklerini, imkânlarını sunuyor aslında. Kartopu, kardan adam, kızak ne çok çocuğu sevince boğuyor. Kış turizmi ile ne çok ülke ve şehir ihya oluyor. Vücutta dinçlik, bedende sağlık sunuyor biz insanlara. Seksen yaşına gelmiş, soğuk iklimlerde yaşayan insanlar ile sıcak iklimlerde yaşamış olanların görüntülerine baktığınızda ne demek istediğimi anlarsınız. Sıcakta kendini salan cisimler, soğukla gergin, katı ve sert halini almaktadır. Karla birlikte içme sularımız dolup taşmakta, nebatat en doğal gıdasını almakta ve akabinde varlık, bolluk, zenginlik zuhur etmektedir. Ne kadar da kayıp düşme tehlikesinde olan insanın, başı eğik dolaştığına şahit olsanız da soğuk iklimlerin insanları daha dost canlısı oluyorlar birçoklarının aksine. Kar, insanın hastalanmaması için adeta panzehirini devreye sokup mikropları kırmakta ve nefesleri rahatlatmaktadır.
 
aktı kar, paktı kar, yağdı kar
maske üstüne maske, dağdı kar
 
Kış üzerinden yazın, yaz üzerinden kışın tüyoları alınır. Uzun kış gecelerinin bereketi ise bir başkadır. Yazan, çizen, okuyan insan için uzun bir zaman dilimidir kış geceleri. Yatsı namazından sonra uzunca bir gün uzanır önümüzde. Sıcak çay eşliğinde doyumsuz dost muhabbetlerinin yeri bir başkadır meclislerde. Yeni yeni kapılar açılır buralardan. Dost meclislerinde bulunmayan insan içinse, bir nevi kış uykusu gibidir bu zaman dilimleri. İnsan, ruhunu ve bedenini dinlendirir, arındırır. Kasvet hali ruhtaki değişmelere işaret eder çoğu zaman. Dört mevsimin içinde kış, yaşlılığa karşılık gelir ve ölümleri ve akabinde yeni doğumları beraberinde getirir.
 
Zamanı gelir kış çözülür, ateşlerde kalır kar. Cemrelerle beraber erik ve kayısı çiçekleri sarar dört bir tarafı.
 
Kar temalı bir şiirimle yazımı sonlandırmak istiyorum. Sağlıcakla kalınız.
 
 
İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 27 Ocak 2016 - Yazı No: 83
İrade Gazetesi-Kar Manzaraları-İlkay Coşkun-27.01.2016

 

17 Ocak 2016 Pazar

Sanat ve Toplum

Sanat ve Toplum

Merhaba sevgili dostlar.

Sanata ve topluma salt eleştiri yönünden bakmak, hem kısır döngüyü hem de tek taraflı bakış açısını beraberinde getirecektir. Toplumun beğeni ölçüsü, kültürü, gelenekleri, yaşam şekli, gelir düzeyi, dünyaya bakış açısı, inancı, çevresi, genleri gibi birçok faktör sanatın toplum üzerinde ki etkinliğini göstermektedir. 
 
Geniş bir alanda zuhur eden sanatın kolları, toplumun damarlarında girift halde yerini alır. Tam olarak kritiğini yapma imkânı da vermemektedir aslında. Daha çok bizi sorularla karşılayan bu alan, kime göre, neye göre, hangi şartlara göre türünden onlarca soruyla muhatap eder.  Sanatçının hali melali, sanatın yaygınlığı, zanaata varıncaya kadar evrimleşerek yol alması bize önemli ipuçları verir. Kapsayıcılığından kaynaklanan kabul edilme ve edilmeme hallerini daha aleni yaşamaktayız. Belli başlı daha çok kabul görmüş alanlar üzerinden, olayı kritik etmek en doğrusu olacaktır.
 
Sanatı, beğeni ölçütlerinin sınıflamasından ziyade, daha çok topluma dayatma, reklam üzerinden bir -sürü psikolojisi- oluşturma tabii ki imkânlar ve ulaşılabilir vasıtaların olması gibi faktörler etkilidir. Popülerlik gibi bir alanın doğal veya yapay şartlarla oluşmasını da gözlemlemekteyiz.
 
Sanat, insanı olgunlaştıran insana değer katan, insanı incelten, yontan, daha keyifli, daha kaliteli bir hayata taşıyan bir olgudur. Tarihi konaklara girdiğimiz zaman atalarımız için ne ince ruhlu, zevk sahibi insanlar olduklarını söylediğimiz zamanlar çok olmuştur. Sanatın yanında algılarımızı, bakış açılarımızı geniş tutmalıyız. Sanata karşı ön yargılarımızı kırmalıyız. Olaya şöyle bakmalıyız. Parayı önceleyen işlerle meşgul olunursa para büyür, kültür ve sanatla uğraşılırsa insanın ruhu zenginleşir. Eleştirmeden ve yargılamadan, iyi bir arabaya binme ile iyi bir dergide yazma olayına bu çerçeveden bakmak gerekiyor ne dersiniz?
 
Olgun, tevazu sahibi bir insanla sohbet etmek nasıl ki bizi mutlu ediyorsa, sanatkâr bir insanda bizi dedikodudan, boş işlerden alıkoyacak demektir. Bilginin, insanı yetiştirmenin önemli görüldüğü toplumlarda sanatkâr gerçek değerini bulur. Savaş ve kargaşa hali, sanatın ve sanatçının en büyük düşmanıdır. Bir yerde sıkıntısını önceleyen insan, sanatı daha arka planda tutmakta hatta lüks olarak görebilmektedir. Diğer bir bakış açısıyla sanatla haşir neşir olan insanın kavga ve savaş haline daha az itibar edeceği aşikârdır. Bu hal toplumun bilinçlenmesi noktasında katalizör görevi üstlenip akıl, fikir, şuur üçlemesini daha da sağlıklı çalışmasını sağlayacaktır. İnanç, ülkü, ahlak, dava ve daha geniş anlamda insaniyet ve hümanistlik gibi kavramlar daha tercih edilir hal alacaktır.
 
Sanatın ve sanatçının korunması için, içini tam manasıyla gerçek paydaşlarıyla doldurup, niteliğini artırma yönünde emek verilmesi gerekmektedir. Maalesef günümüzde nasıl ki özgürlük kelimesine sırtını yaslayıp, büyük savaşlar planlanıyor ve uygulanıyor, sanat kavramı da ideolojik saplantılara malzeme yapılabiliyor aynı zamanda. Sanat adı altında ahlaksızlık yapma, toplumu yozlaştırma gibi konulara şimdilik girmek istemiyorum.
 
Zaman içinde su misali yol alırken boş geçirilen zamandan çalarak elde ettiğimiz küçük zaman dilimlerinde ki sanatsal aktiviteler bile kendimizi bulmamızda, bizi motive etmede, hayatımızı daha da kaliteli ve yaşanılabilir kılmaktadır. Sanat, kültür, edebiyat gibi alanlardan elini eteğini çekme eğiliminde olan insanlar nedeniyle, toplum gün geçtikçe sığlaşmaya başladığını görmemiz gerekiyor.
 
İnanç ve ahlaki çerçevede kısacası helal dairede her tür sanat faaliyeti teşvik edilmeli ve birileri tarafından icra edilmelidir. Toplum dinamiklerini hareketli tutma adına gerekli bir alandır sanata ayrılan alan. Ama her türlü hüner önemli olmasına önemlidir de dümen ve istikamet daha da önemlidir. Bunu da unutmamak gerekiyor.
 
Allah'ın ulvi sanatının yanında, cüzi insan sanatları Allaha ulaşma gayretlerinin bir vasıtasıdır belki de ne dersiniz?
 
Sağlıcakla kalınız.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 21 Ocak 2016 - Yazı No: 82

İrade Gazetesi-Sanat ve Toplum-İlkay Coşkun-21.01.2016

10 Ocak 2016 Pazar

Sosyal Medya Üzerine


Merhaba sevgili dostlar. 

Sigara içen birisinin, “sakın sigara içmeyin, sağlığa zararlıdır” demesi gibi, “sakın internet ve sosyal medyayı kullanmayın, zararlıdır” cümlesini kurmayacağım tabii ki. Burada daha çok çocuk ve gençlere yönelik kötü kullanımları engellemek, yasal boşlukları fark edip, bu noktada daha sağlıklı bir ortamın sağlanması ve nasıl doğru hareket edelim türünden bir fikir jimnastiği yapalım istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun bu yönde başlattığı, internet ve sosyal medyayı kullanma konusunda ki düzenlemeyi desteklememiz gerekiyor. Youtube, twitter ve fecebook gibi sosyal paylaşım ağlarının belirli bir yaş altı çocukların (12 veya 16 yaş altı) kullanımına yasak getirecek bir düzenlemeyi içeriyor. İlgili bakanlıklar ve birimler tarafından çalışmalar devam etmektedir.

Son zamanlarda ülkemizin güzide kurumlarından Diyanet İşleri Başkanlığına özellikle sosyal medya üzerinden idare edilip kurgulanan linç girişimini yaşamaktayız. Diyanet İşleri Başkanımızın resmini de kullanarak uydurulan fetva metniyle hedef gösterilmek istenmesi, üzerinden #hashtag  (diyez etiketi) oluşturarak ve tabii ki fecebook, youtube gibi başkada sosyal ağlar kullanılarak kısa bir zamanda yaygınlaştırılan mesajlarla bir algı operasyonu oluşturulmak isteniyor. Sosyal medya üzerinden oluşturulan bu mahkemede, zihinlerde cezalandırmak ve diyanet camiasını komple hapse gönderilmek istendi. Bu algı operasyonu başarıyla sonuçlanır ve bir mahkeme süreci yaşansa dahi sonuç o kadar da önemli değildir. Nasıl olsa medyada yargılanmış ve cezalandırılmıştır konu. Olay işte bu kadar vahim ve düşündürücüdür. Bunun gibi onlarca örnekler verebiliriz son yıllarda yaşanan. Önemli olan özellikle çocuk ve genç beyinleri bu acımasız algı operasyonlardan nasıl koruyacağımızdır. Algı operasyonları özellikle sosyal medya üzerinden acımasızca kullanılmasının önüne geçmemiz gerekiyor. Gezi parkı olaylarını en çarpıcı haliyle yaşadık. İnsanları yalan yanlış haberlerle galeyana getirme gayretlerini en acımasız haliyle gördük.

Akıllı cep telefonların, cepte internetin devreye girmesiyle, internete, oyuna ve sosyal medyaya ulaşımdaki kolaylık sebebiyle bağımlılık gün ve gün artmaya devam etmekte.
Sınırsız sosyal medya bağımlılığını, toplum bireylerinin özellikle ailelerin tehlike olarak görmesi ve baş etme yollarını araması gerekir. Bu durumun sinsi bir savaş olduğunu fark ettiği anda bir şeyler yapabilir belki.

Sosyal medya üzerinden sahte hesaplar kullanarak insanları etkilemeye, yönlendirmeye, kandırmaya yönelik çalışmalara her zaman şahit oluyoruz. Bu sayfalardan ilk önceleri çok normal mesajlar yayınlanmaya başlanır. Bir süre sonra hiç alakasız, bu kişiyle hiç bağdaşmayan paylaşımlar yapılır. Özellikle biz Müslümanlar arasına nifak sokmayı amaç edinen, ülkemizin birlik ve beraberliğine kastetmiş öyle çok sayfa var ki sosyal medyalarda. Birçokları da masumca, bazı şeyleri kendilerine paravan olarak kullanarak bu sayfalardan saldırıyorlar. Aynı üst başlıkta onlarca sayfa oluşturup dinle, vatanla, milletle ve bütün kutsallarımızla savaş halindeler. Bu vahşi ortamda bırakın çocuk ve gençleri biz yetişkinler dahi kendimize dikkat etmemiz, korunmamız gerekiyor.

İş yerimizde internet varsa, evde çok gerekli değil diyerek bulundurmasak ya da evde olması bir zaruriyet hali ise günün belirli zaman dilimlerinde interneti kullanmamayı deneyebiliriz. Cep telefonlarını sadece acil durumlarda devreye sokabilsek, internet ve sosyal medya arkadaşlıklarını yüz yüze görüştüğümüz dost ve arkadaşlarımızla yaşasak daha anlamlı ve daha doğru yaşarız ve hiç bir şey de kaybetmeyiz. Kendimize farklı nefes alma alanları oluşturarak bu bağımlılıklardan azda olsa uzaklaşırız. Daha farklı birtakım kişisel önlemler de alabiliriz. Bu anlamda İnsanları yaşadığı şehirlerden uzaklaştırmaya, yabancılaştırmaya yönelik küresel oyunlardan kurtulmamız gerekiyor. Farkında değiliz ama bu alanlardan pompalanan tek tip insan modeli dikta ediliyor bize. Maalesef ki sosyal ağa yakalanan insan sayısı gün geçtikçe artıyor.
                                                                                                           
Her alanda mahir, kendini yetiştirmiş insanımız olmalı. İnternet haberciliği, bloglar ve bunun gibi birçok kullanım alanlarından faydalanmalıyız tabii ki. Son zamanlarda Rusya ve ülkemiz arasında siber saldırılar gündemde iken dünya çapında bilgisayar korsanlarımızın (hacker) olmasının gerekliliği apaçık ortada. Saldırma amacı olmasa da ateş çemberinde olduğumuz bir ortamda korunmak için bu gerekiyor. Dünyanın en etkili silahını yaparsın, kimseye saldırmasan dahi sana saldırılmasını engelleyebilirsin bu silahlarla. Bir devletin mutlaka caydırıcı gücü olmalı. Son zamanlarda Türk silah sanayinin yerli yapımları bir bir piyasaya sürüp yerli yapımlarla ordumuzu donatması gurur verici bir gelişme. Biz biliyoruz ki bu durum dost ülkelere güven, dost görünen fakat hiçbir zaman dost olmayan ülkelere de endişe vermektedir.

İnterneti hiç bilmeyen, googlede hiç adı çıkmayan insanları gördükçe, iyi ki böyleleri de var diyesi geliyor insanın. Teknolojiye, yeniliklere karşı değilim ama teknolojinin bizleri yutmasına da fırsat vermemeliyiz. Amaç değil araç olarak kullanmalıyız onu.

Yeni yeni projelerle, sokak oyunlarından bir bir çekilen çocuklarımızı yeniden sokak oyunlarıyla buluşturmamız gerekiyor. Güvenlik endişesiyle sokaktan eve aldığımız çocuklarımız, evlerimizde daha büyük tehlikelerle karşı karşıyalar. Onları çeşitli spor aktivitelerine yönlendirmemiz belki de çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük ödül olur.

Ömrümüz öyle ve böyle geçiyor da olsa sanal dünyayı mümkün oldukça az kullanıp gerçek sosyal hayatımızı yaşamalıyız. Sonunda bize verilmiş kısa bir ömür var.

Hayırlı, uzun bir ömür dilerim. Kalın sağlıcakla.

İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 14 Ocak 2016-Yazı No: 81
İrade Gazetesi-Sosyal Medya Üzerine-14.01.2016-İlkay Coşkun
 

2 Ocak 2016 Cumartesi

Alicengiz Oyunları

Alicengiz Oyunları

Taşlar yeni yeni oturmaya başladı. Artık ülke olarak birçok oyunun farkına vardık. Ortadoğu ve Suriye üzerinden ülkemizin konumunu, değerini, ateş çemberini daha da belirgin halde görmeye başladık. Özellikle bölgemizde söz sahibi ve belirleyici bir aktör olarak yer almak kaçınılmaz oldu.

Yaşanılan acılar, dramlar ve binlerce ölüm üzerinden, özellikle hiç bir bedel ödemeden bu menfaatlere ortak olmak ne kadar vahşi ve acımasız bir haldir. Suriye’nin uzun zamandır yaşadığı savaş halinde bu gerçekler yatıyor. Ne alakalarının olduğunu üç aşağı beş yukarı bildiğimiz uzak coğrafyalardan gelip Suriye’de söz sahibi olmak isteyen Çin, ABD, Rusya ve birçok batılı ülkeler leş kovalayan çakal gibi dolanmaktalar Orta Doğu’da. Son zamanlarda yapılan haçlı seferleri tanımlamasına çokta uyan bir resim aslında. Haçlı seferlerini bizler kurtuluş savaşımızda da yaşadık, şimdide yaşıyoruz. Komplolar ve ajanlarla darbeler planlayıp, silahlarla canavarları besleyen ülkeler iş başındalar her zaman olduğu gibi. Kirli güç stratejileriyle ve planlarıyla dert klonlayıp ölüm ve zulüm saçıyorlar Müslümanların üzerine. Dünya üzerinde biz Müslümanlar bu durumları bir süre daha yaşayacağız gibi de gözüküyor.

Biz Müslümanların yaşanan bu apaçık haçlı zihniyetlerini görüp silkinmemiz ve biran evvel kendimize gelmemiz gerekiyor. Son yıllarda ülkemizde de yaşanan algı operasyonları, iç ve dış zorlamalar Türkiye kalesinin düşmesi için ellerinden geleni yaptıklarını, vatanını seven herkesin görüyor olması gerekir. Allah'ın yardımıyla bizim kalemizi düşüremediler henüz. Kurtuluş savaşında da düşüremediler, şimdi de. Kurtuluş savaşının acısıyla üzerimize geliyorlar zaten. Bunda milletimizin ferasetli dik duruşu çok etkili olmuştur.  Batılı güçlerin içeride HDP gibi görünürde legal pkk gibi illegal örgütlerini ve bazı vatan haini medya guruplarını etkin bir biçimde kullanarak amaçlarına ulaşmaya çalışmaktalar. Kaleyi içerden çökertme planları bunlar. Tarihimizden gelen millet olma şuurunu taşıyan bizler sıkıntılar, acılar çeksek de itidalli ve sağlam duruşumuzu devam ettirmek zorundayız bunlara karşı.

Yer altı zenginliklerinin, petrolün veya gazın bir ülkede çok olmasının başa bela bir zenginlik olduğunu da her zaman düşünmüşümdür. Salt bu zenginlik üzerine geleceğini inşa eden ülkelerin, tek taraflı gelişmelerinden doğan sorunları tarihte her dem gözlemledik. Çok geniş iklim şartlarında yetiştirilebilen domatesin Rusya’da tanesinin altı liradan satılıyor olması bu dediğime güzel bir örnek olabilir. Petrol ve gaz zengini olan birtakım ülkelerin başka alanlarda ki yeteneklerini, çalışma güçlerini kaybettiklerine şahit oluyoruz. Yer altı zenginliklerinin olduğu ülkelerde oynanan alicengiz oyunların çokluğunu saymıyorum bile.

Bütün engellemelere karşın, eleştirilere rağmen özellikle Bayır Bucak Türkmenleri ve Musul başta olmak üzere bölgedeki ağırlığımızı kullanmamız ve elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Meydanı sadece ecnebilerin inisiyatifine bırakmamamız gerekiyor. Tarihten, akrabalıktan, dindaşlıktan, komşuluktan, insanlıktan gelen yükümlülüklerimizi sonuna kadar kullanmamız gerekiyor. “Ne işimiz var” diyen zihniyetlerin bir işleri olmayabilir. Bizim işimizin çok olduğunu göstermemiz gerekiyor.

Son yıllarda yaşanan Suriye merkezli savaş hali ve başka sorunlarımızdan kaynaklanan ekonomiyle alakalı ufak tefek sıkıntılarımızı da farklı alternatiflerle aşma yoluna gideceğiz muhakkak. Yeter ki paramız olsun, gaz alacağımız ülke elbet bulunur. Üşüyen insan yeni vanalar, zor şartlar yeni çareler arayacak ve bulacaktır elbet.

İki milyonu aşkın Suriyeli dindaşımıza ülkemizin kapılarını açmış olmasını çok değerli görüyorum. Ülke devletlerinin menfaatleri ülkeleri için daha belirleyici bir faktör olsa da ülke halklarının minnet duyguları nesiller boyu hatta yüzyıllar boyu devam eder.  Tepesine sürekli bombalar yağan, özellikle çocukların her an ölümle karşı karşıya kaldığı bir ortamda insanların mülteci durumuna düşüp Türkiye ve batı ülkelerinin sınırlarını zorlamalarını çokta yadırgamamak gerek. Çaresiz insan her şeyi yapabilir. Can korkusu her duruma zorlar insanı. Allah yardımcıları olsun.

Yaşadığımız coğrafya gereği biz Müslümanlar her zaman sıkıntılar çekeceğiz, bedeller ödeyeceğiz. Haçlı zihniyeti bizi hiçbir zaman rahat bırakmayacaktır. Bu zihniyetleri durdurmanın en etkili yolu, güçlü yönetimden ve güçlü ekonomiye sahip olmaktan geçiyor. Türkiye'mizin önderliğinde bütün dünya Müslümanların haçlı zihniyetiyle yürütülen saldırıları azaltıcı hatta tamamen yok edici birliktelikleri sağlamamızın şart olduğunu görmemizin zamanı çoktan geldi de geçti bile. Müslüman ümmeti daha çok gayret gösterdiğinde daha çok çalıştığında daha çok birlik ve beraberliği yakaladığında ve en önemlisi Allah'ın ipine sımsıkı sarıldığında daha güzel bir dünya inşa etme erkini gösterecektir inşallah.

Sağlıcakla kalınız.


İlkay Coşkun
İrade Gazetesi, 06 Ocak 2016 - Yazı No: 80
İrade Gazetesi-Alicengiz Oyunları-İlkay Coşkun-06.01.2016